| Yol hikayeleri 2. hafta |
| Çarşamba, 28 Temmuz 2010 22:08 |
|
Amele yanıkları için müthiş çözüm!
Kavurucu güneşin altında pedal çevirmekten sakallarım ve ten rengim değişiyor. Başımdaki Kaskın ve gözümdeki gözlüğün kapattığı yerler haricinde yüzümde meydana gelen renk değişimi çok komik bir görüntü oluşturuyor. Bazen gözlüğü çıkarıp gidondaki dikiz aynasından kendime bakarak gülüyorum. Vücudumda ise amele yanıkları var. Kollarım, boynumun açıkta kalan kısımları, bacaklarımın diz kapakları ve ayak bilekleri arasındaki bölgeler çikolata rengindeyken vücudumun diğer kısımları bembeyaz. Akçakoca'dan Ereğliye giderken bir değişiklik yapmak istiyorum ve amele yanıklarından kurtulurum düşüncesiyle üstümdeki t-shirt'ü çıkartarak yarı çıplak bir vaziyette yola devam etmeye karar veriyorum. Ağva'da tanıştığım Zübeyir abi bana bir güneş kremi! vermişti. Ter kokumu bastıracak kadar da güzel koktuğu için sürekli onu kullanıyordum. İşte o kremle sırtımı, kollarımı, bacaklarımı, yüzümü, gözümü her yerimi sıvayıp asılıyorum pedallara.
40 km'lik yol bana 400 km gibi geliyor Yollar çok dar ve her tarafta yol yapım çalışmaları var. Ayrıca trafikte normal taşıtlardan çok iş makinaları ve kamyonlara rastlıyorum. Acil şeridi diye bir şey zaten yok, dikiz aynam kırık, arkamdan gelen araçları göremiyorum, kamyonlar vızır vızır geçerek beni yoldan çıkarıyorlar vs. Bu yolu sağ salim bitirip Ereğli'ye varırsam kendimi çok şanslı hissederim. 40 km'lik yol bana 400 km gibi geliyor. Ha gayret başaracaksın, bitiyor işte diyerek kendi kendimi teselli etmeye çalışıyorum ve Nihayet Ereğli'ye varmak üzereyken bisikleti yol kenarında alem yapan üniversiteli gençlerin yanına çekip biraz dinleniyorum.
Istakoz gibi kızarıyorum Yarı çıplak vücudum güneş kremi! Sürmeme rağmen ıstakoz gibi kızarıyor ve sırtıma dokunduğumda çok kötü yandığının farkına varıyorum. Hemen üzerime bir t-shirt giyinip kalan yolu tamamladıktan sonra Ereğli'ye giriyorum. Bisikletimin ilk genel bakımı Ereğli'de ilk olarak kargoya uğrayıp Ulaş'ın İstanbul'dan gönderdiği malzemelerimi alıyorum. Ardından bisikletime bakım yapabileceğim bir bisikletçi ararken bana Bike Service'yi tarif ediyorlar. Bike Service'ye gidip Nazım abiyle tanışıyorum. Açlığımı ve susuzluğumu gideren Nazım abi, bisikletimin genel bakımını da yapıp beni yolcu ediyor...
Ereğli Belediye Başkanı ve Ereğli'li bisikletliler Ereğli Zonguldak'ın küçük ve şirin bir ilçesidir. Orada yaşayanlar Ereğli için küçük İstanbul diyorlar ama nedense ben İstanbul'a hiç benzetemedim. Ancak şunu söyleyebilirim ki; Ereğli bağlı olduğu Zonguldak'tan daha gelişmiş ve daha modern bir ilçe. Belki bundan dolayı kendilerine küçük İstanbul diyorlar... Burası benim için çok önemli. Çünkü dünyanın en büyük demir çelik fabrikalarından birine sahip ve ben bu fabrikada çekim yapmak istiyorum. Böyle büyük bir fabrikada çekim yapmak için kolay kolay izin alınamayacağını tahmin ettiğimden dolayı belediye başkanı Halil Posbıyık'ın yanına gidip bana yardımcı olmasını istiyorum. Beni çok iyi karşılayan Posbıyık, yardımcılarına fabrikaya girmemi kolaylaştırmaları için yetkililerle görüşmeleri talimatını veriyor. Başkanla çay içip sohbet ederken çadırda kalacağımı öğrenince de; Sen burada benim misafirimsin, seni çadırda yatırmam diyerek tekrar telefonla birilerini arayıp otelde yer ayırttırıyor. Başkanın bu misafirperverliği beni gayet memnun ediyor ve belediyeden ayrılıp kalacağım otele giderek sıcak suyla güzel bir duş alıyorum. Ardından dün telefonla beni arayan Ereğli Bisikletliler Derneği Başkanı Fatih Bey otele gelip beni alıyor ve bir çay bahçesine gidip diğer bisikletlilerle buluşuyoruz. Hepsi de bisiklete gönül veren çok güzel insanlar. Gönüller bir olunca da sanki yıllardır bir birimizi tanıyormuşuz gibi bir ortam oluşuyor ve saatlerce oturup uzun uzun bisiklet konuşuyoruz...
Erdemir Çelik Fabrikası'nda çekim izni alamıyorum Ertesi gün belediyeye gittiğimde demir çelik fabrikasında yapacağım çekim için izin alınamadığını öğrenince hayal kırıklığına uğruyorum. Fabrikaya girebilmek için bir sürü yasal prosedür varmış ve bu prosedürleri yerine getirebilmek için en az bir hafta beklemek gerekiyormuş. En son Ankara'yla görüşülüp onay alındıktan sonra ancak fabrikaya girmeye izin veriliyormuş. Bu mış muşlar canımı sıkıyor. Bir kez daha şansımı deneyip fabrikanın kurumsal iletişimiyle ben görüşüyorum ama sonuç değişmiyor. Eğer istersem onların fotoğrafçısı benim için fotoğraf çekebilir ve hatta o fotoğrafları kendim çekmişim gibi kullanabilirmişim diyorlar. Başkasının çektiği fotoğrafı insanlara ''ben çektim'' demek kadar büyük bir dolandırıcılık olmadığı için kabul etmiyorum. Karadeniz'in en önemli karakteristik özelliklerinden biri olan Erdemir Çelik Fabrikası'ndan maalesef fotoğraf çekemeden Ereğli'den ayrılıyorum...
Mustafa abi'nin karpuz dergahı! Ereğli-Zonguldak arasında aşmam gereken çok uzun bir rampanın olduğunu günler öncesinden öğrenmiştim. Her ne kadar gözümü korkutmuyor desem de yine de aşacağım rampayı düşündükçe dizlerimin bağının çözüldüğünü söyleyebilirim. Ereğli'den çıkar çıkmaz Kepez mevkiinde tezgahı boş bir manavcı el sallayarak; ''önünde uzun bir rampa var. Gel önce bir soluklan sonra çıkarsın'' diyor. Çaresiz yanaşıyorum tezgahı boş manava ve bana ekmek arası tavuk ısmarlayan Mustafa abiyle tanışıyorum. Turist gibi birinin Mustafa abiyle oturduğunu gören çevredekiler de toplanmaya başlıyor ve yeni gelen karpuzlardan bir tane kesilerek koyu bir muhabbet başlıyor. Benden iki hafta önce de bir fransızın geldiğini anlatan Mustafa abi onun işinin benimkinden daha zor olduğunu söylüyor. Çünkü o fransadan başlayarak Moğolistan'a kadar yürüyerek gidiyormuş. Onu da yoldan çevirmişler ve karpuz kesip karnını doyurarak göndermişler... Mustafa abi ve arkadaşlarının sıcak ilgisi hoşuma gidiyor ama yol zorlu, rampalar uzun ve benim artık gitmem gerekiyor... Vücut ısım o kadar yüksek ki, su içtiğim zaman yüzümden buharlar çıkıyor Önüme çıkan son yokuşu da pedal çevirmeden indikten sonra ufukta esentepe rampasını görüyorum. Hafif eğimlerle başlayan bu rampa gittikçe daha dik ve sarp bir hale geliyor. Kendimi fazla yorup enerjimi tüketmemek için onar dakika arayla dinlenerek tırmanmaya çalışıyorum. Her ne kadar onar dakika dinlenerek yola devam etsem bile inanılmaz derecede yoruluyor ve kan ter içinde kalıyorum. Vücut ısım o kadar yüksek ki, su içtiğim zaman sanki yüzümden buharlar çıkıyor, alnımdan akan terler gözüme kaçıyor, gözlüğüm buğulanıyor, nefes almakta güçlük çekiyorum. Artık pedal çevirerek yol arkadaşımı o rampadan çıkaramayacağımı anlayınca bu defa ben onu taşıyorum. Yaklaşık altı buçuk kilometrelik rampayı nihayet ite kaka bitirip zirveye ulaşıyorum. Yollar genelde virajlı ve etraf ormanlık alan olduğu için arkamı dönüp beni zorlayan o rampanın fotoğrafını çekemiyorum. Ancak Esentepe zirvesini ve aşağıda kalan köyleri gösteren fotoğrafa baktığınızda neler yaşadığımı az çok tahmin edeceksiniz...
Zirveye çıkışımı böğürtlenlerle kutluyorum Her yokuşun bir inişi vardır. Beni maymuna çeviren bu yokuşu çıktıktan sonra bunu kutlamam gerekiyordu ve bisikletim Kurtik'i (Kurtik bisikletimin adı. Muş'un en yüksek dağı) yol kenarında gördüğüm böğürtlenlerin yanına çekiyorum. Etrafta o kadar fazla böğürtlen var ki hepsi de; beni ye beni ye diye sessizce bağırarak kutlamama ortak olmak istiyorlar. Parmaklarıma batan dikenlere rağmen topladığım böğürtlenlerin bir kısmını mideye indiriyorum bir kısmını da nevale olarak çantama koyuyorum. Elimi yüzümü kıpkırmızı yapan zirvedeki bu böğürtlen partisi bana hem enerji hem de neşe veriyor. Sanki o zorlu rampayı ben çıkmamışım gibi bütün her şeyi unutarak artık mutlu bir şekilde inişe geçiyorum. Rüzgar o kadar tatlı esiyor ki kendimi uçuyormuşum gibi hissediyorum. Sırf bu kısa süren inişleri yaşamak için bile kilometrelerce rampayı defalarca çıkmaya değer...
Ölmenin yaşamaktan daha kolay olduğu kent İki tane dar ve kısa tüneli geçtikten sonra Zonguldak'a girmek üzere olduğumu genzime vuran kömür kokusundan anlıyorum. Emeğin başkenti, karaelmas diyarı, ölmenin yaşamaktan daha kolay olduğu, Türkiye tarihinin şahit olduğu en büyük işçi direnişinin sembolü, maden ocaklarındaki göçükler ve grizu ptlamalarıyla adını sık sık duyduğumuz, acının ve gözyaşının kömür karasıyla yüreklere kazıldığı, yöneticilerinin bile sahip çıkmakta aciz kaldığı, Karadenizin yetim çocuğudur Zonguldak. Burada diğer yerlerde olduğu gibi kısa bir süre kalıp yola devam etmeyi düşünmüyorum. Zonguldak'ı insanlarını ve maden ocaklarını yakından tanıyıp belgelemek için en az bir hafta kalmam gerekiyor. Şehre girip çadır kurabileceğim bir yer arıyorum ama şehri baştan sona gezmeme rağmen çadır kurabileceğim güvenli bir yer bulamıyorum. Tekerim de patlayınca sahildeki çay bahçelerinden birinin önünde çaresiz bekliyorum. Etrafa göz gezdirirken Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti tabelasına gözüm ilişiyor. Hemen bisikletimi bir mısırcıya emanet edip gazeteciler cemiyetine giderek meslektaşlarımdan yardım istiyorum. Şansıma cemiyette karşılaştığım ilk kişi cemiyet başkanı Derya Akbıyık oluyor. Derya bey'in yardımıyla önce bisikletimi cemiyet binasına alıyorum ardından akşam yemeğimi yiyip geceyi geçirmem için Derya bey'in ayarladığı otele geçiyorum.
Maden ocaklarına giriş izni yok ama pes etmiyorum Ertesi gün ilk işim TTK'ya giderek maden ocaklarında çekim yapabilmek için izin talebinde bulunuyorum. Karadon'daki grizu faciasından sonra çekim izni almak çok zor. Bu nedenle başvuruma anında olumsuz cevap alıyorum. Bisikletle o kadar yol gelmişim, Zonguldak'ta bir hafta kalacam ve maden ocaklarında çekim yapamadan ayrılacam. Bunu düşünmek bile canımı sıkıyor ama pes etmiyorum. Sonucu ne olursa olsun maden ocaklarına girmeliyim diyerek bu defa başka birilerini devreye sokuyorum. Sonunda istediğim izni koparıyorum ancak dijital makinayla maden ocağına giremeyeceğimi öğrendiğimde bir kez daha hayal kırıklığına uğruyorum. Ben daha İstanbul'dayken Öznur Kılıç'la madencilerle ilgili belgesel çekimi yapmayı planlamıştık. Zonguldak'a geçtiğimde gerekli izinleri aldıktan sonra Öznur'a haber verecektim o da otobüse atlayıp yanıma gelecekti. Dijital makinayla ocağa inemeyeceğimizi öğrenince hemen Öznur'u arayarak gelirken yanında bir tane de analog makine getirmesini söylüyorum. Artık gerekli hazırlıklarımı yaparak heyecanla yarın sabahı bekliyorum.
Madenci belgeseli için envanter topluyorum Bu arada Zonguldak ve madencilerle ilgili resmi bilgiler ve istatistikleri öğrenmek için valiliğe gidiyorum. Valilik Özel Kalemle defalarca görüşmeme rağmen Vali'den randevu alamıyorum. Randevu alamadığım gibi olumlu olumsuz hiçbir şekilde kimse geri de dönmüyor. Onların bu vurdumduymazlığından sonra Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Derya Akbıyık, Türkiye Maden İşçileri sendikası ve TTK'dan aldığım bilgilerle Zonguldak ve madencilerle ilgili çekeceğim belgesel için envanterlerimi topluyorum... Maden ocaklarının perde arkasını çekiyoruz Sabah saat altı buçukta otogara giderek Öznur'u alıyorum ve çekim yapmak için kahvaltı bile yapmadan maden ocağına gidiyoruz. Oradaki yetkililer resmi iznimiz olmadığından dolayı yer altına girmemize müsaade etmiyorlar ancak diğer yerlerde rahatça çekim yapabileceğimizi söyleyerek yanımıza bir de refakatçi veriyorlar. O gün akşama kadar madencilerin yer altı çalışmaları dışında bütün perde arkasını çekiyoruz. Sonra gazeteciler günü nedeniyle cemiyette düzenlenen kokteyle katılarak yerel gazetecilerle tanışıyoruz...
Istakoz gibi kızarmamın nedenini anlıyorum Zonguldak'ta yaşadıklarım ve yaptığım çekimleri ileriki zamanlarda hazırlayacağım belgeselde detaylarıyla anlatacağım. Ha unutmadan söyleyeyim Zübeyir abinin verdiği güneş kremi! güneş kremi değilmiş. Güneşe çıkmadan vücudu bronzlaştıran bir maddeymiş. Demek ıstakoz gibi kızarmamın sebebi de bu maddeyi sürmemden kaynaklanıyormuş. Eğer güneşe çıkmadan bile bronzlaştırıyorsa güneşe çıkıldığında nasıl mercek etkisi yaptığını sırtımın soyulmasından anlıyorum. Allah'tan Öznur gelirken yanında gerçek güneş kremi getirmişti de artık onu kullanıyorum... Bugün yine aç kalmıyorum Öznur'u otogardan İstanbul'a yolcu ettikten sonra ben de Bartın'a geçmek için yola çıkıyorum. Bartın Zonguldak arası 90 km. öğleden sonra saat 16.00'da yola çıktığım için akşam karanlığına kalmadan Bartın'a ulaşmam imkânsız. Nerde akşam orda sabah düsturuyla yükleniyorum pedala ve karanlık çökmeye yakın kendimi Çaycuma'ya atıyorum. Çaycuma girişinde dikkatimi evlerinin önünde arpa eleyen sevimli bir teyze ve yanında oturan sevimli bir amca çekiyor. Yanlarına doğru gittiğimi gören amca ayağa kalkarak beni karşılıyor. Bisikletimden inip ben de onlarla oturuyorum. Bana soğuk ayran ve gözleme ikram ediyorlar. Hatta gazeteye sardıkları iki gözlemeyi de yolda acıktığımda yemem için çantama koyuyorlar. Mehmet amca 79 yaşında madenden emekli ama hiçte yaşını göstermiyor. Bunun sırrını sorduğumda hayata hep pozitif baktığını ve doğal ürünlerle beslendiğini söylüyor. Yüzleri daima gülen bu aile benim de yüzümü güldürüyor. Mehmet amcadan aldığım pozitif enerjiyle Çaycuma'ya giriş yapıyorum.
Ayşe teyze yolculuğumun bir özeti gibiydi... Zonguldak'ın şirin bir ilçesi olan Çaycuma'nın insanları da çok şirin ve cana yakın. Yolda karşılaştığım trafik polislerinden çadır kurabileceğim güvenli bir yer soruyorum. Onlar da dışarıda kalmamın güvenli olmayacağını söyleyerek beni belediye çay bahçesine götürüyorlar. Çay bahçesinin sorumlusu olan Sadık bey beni boş olan bir öğrenci evine götürüyor. Okul sezonunda öğrencilere kiraya verilen bu evler yazın tatil amaçlı gelen kişilere gündelik kiraya veriliyormuş. Param olmadığı için benden para istemiyorlar tabii. Geceyi öğrenci evinde tek başıma geçirdikten sonra sabah erken uyanıp kahvaltı yapabileceğim bir yer arıyorum. Çarşıda gezerken bir simitçi dükkânının önünde bana gülümseyerek bakan bir teyze görüyorum. Galiba aradığım yer burası diyerek duruyorum simitçi dükkânın önünde ve teyzecim merhaba diyerek selam veriyorum. Başta beni turist sanan teyze aaaaaa sen turist değil misin diyerek yerinden kalkıp yanaklarımdan öpüyor ve oturduğu masaya buyur ediyor. Simitçi Ayşe teyzenin bu ilgisi beni o kadar mutlu ediyor ki sevinçten havalara uçuyorum. Karnın aç mı yavrum dur sana yiyecek bir şeyler getireyim diyerek sorduğu soruya cevap vermeme bile fırsat vermeden içeri girip bana poğaça ve taze patates kızartması getiriyor. Teyzem bir güzel karnımı doyurduktan sonra mataramda ısınan suları da değiştirip beni yolcu ediyor. Gerçek bir Anadolu kadını olan Ayşe teyzenin bu karşılıksız şevkat gösterisi hayatın ve mutluluğun anlamının bir özeti gibiydi. Mutluluktan ağzım kulaklarıma varıyor, aradığım o paha biçilemez şeyi bulmanın sevinciyle oradan ayrılarak Bartın'a pedal basmaya devam ediyorum...
İkinci haftanın sonunda toplam 673 km yol yapmışım ve 76 olan kilom 75'e düşüyor. |






















