| Yol hikayeleri (özel bölüm) |
| Çarşamba, 08 Eylül 2010 01:04 |
|
Ah! Şu yollar. Değişen sadece şehir tabelaları değildir, bir hayattan başka bir hayata gidilmektedir aslında. Bir umutla yollardasınızdır. Uçuşup giden düşünceler kısa metraj film gibidir, her sahnede uzun bir hikaye vardır bilirsiniz. Başrolde siz varsınız ama doğadaki her şey ortaktır sizin bu yolculuğunuza. Dağlara, ağaçlara, denize, çiçeklere, böceklere, kentlere, insanlara vereceğiniz anılarınız vardır. Dokunursunuz hepsinin hayatına ve siz de onların bir parçası olursunuz artık. sonra bir arı gibi o polenleri toplar biriktirirsiniz kursağınızda. Bedeninizi ve emeğinizi bekleyen insanlar vardır. Uzaktan da olsa paylaşırsınız emeğinizi onlarla, peki ya bedeniniz? İşte ona da doğa karar verir, hükmünüz yoktur onun üzerinde… Mutluluğunuzun doğadan ve insanlardan doğduğunu bilerek çıkarsınız engebeli yollara. Bazen rüzgar arkanızdan eser, hızla ilerlersiniz yolunuzda. Bazen de ters yönden eser zorlanırsınız ilerlerken. Gördüğünüz renklerin her tonunda ferahlar yüreğiniz, asfaltta ezilen canlıları gördükçe de kan ağlar içiniz. Ama ne olursa olsun, bilinmezlik, macera ve umut içeren o dev kapıyı bir kez araladıktan sonra bir daha asla kopamazsınız yollardan. ‘’Varacağınız yerden çok yolculuğun kendisidir anlamlı olan. Yollardan korkmayanlara ise yolculuk aşktır çoğu zaman.’’ Bisikletimle bir arabayı sağladığımda kendimle gereksiz bir gurur duyuyorum Ramazan ayı olduğu için iftar çadırları benim için karnımı doyurabileceğim şenlik yerleridir. Terme’ye 10 km kala bir benzin istasyonuna girip Terme’de iftar çadırı var mı diye soruyorum. O sırada otomobiline benzin alan bir amca, ‘’beni takip et, ben de o taraftan geçiyorum sana gösteririm’’ diyor. Amca önde ben arkada iftar çadırına doğru yavaş yavaş gidiyoruz. Aslında yavaş giden kişi amcadır ben ise hızlı gidiyorum. Kilometre saatine baktığımda saatteki hızım 34 km’yi buluyor. Bazen pedallara daha sert basıp amcayı sağladığımda kendimle gereksiz bir gurur duyuyorum. Sanki yarışa girmişiz de ben onu geçiyorum gibi bir hisse kapılıyorum. Oysa istediği zaman egzoz dumanını yüzüme üfleyip ortadan kaybolabilir ama yapmıyor. Yine de bir arabayı bisikletle geçmek gerçekten çok güzel bir duygu... Akşam ezanının okunmasına bir saat varken iftar çadırına varıyoruz. Amca çadırı bana gösterip yoluna devam ederken ben de çadırın önünde meraklı gözlerle beni izleyenlerin yanına yaklaşıyorum. - Selamün Aleyküm - Aleyküm Selam, hoş geldin. - Hoş bulduk, iftara çok var sanırım… - Fazla değil bir saat kaldı. Yolculuk nerden böyle? - İstanbul’dan geliyorum. - Bisikletle mi geliyorsun? - Evet, - Peki, nereye gidiyorsun? - Türkiye’yi geziyorum. Ama bu akşam sahildeki kamp yerlerinde çadır kurmayı düşünüyorum. - O halde sen seferisin, değil mi? - Evet, seferiyim. - Gel sana içerde yemek verelim de karnını doyur öyle git. Diyerek, iftar öncesi karnımı bir güzel doyurup beni yolcu ediyorlar. ‘’Keşke bir bardak çay verseler diye içimden dualar ediyorum ama…’’ Bisikletimi Terme’den Ünye’ye giderken 8 km uzakta olan çadır kampına doğru sürüyorum. Kampa vardığımda mangallarda yanan buram buram et kokusu aklımı başımdan alıyor. Kamp sorumlusunun yanına giderek çadır kurmak istediğimi söylüyorum. O da ücretini verdikten sonra istediğin yerde çadırını kurabilirsin diyor. Ama abi param yok deyince de beni gözleriyle aşağıladıktan sonra uzak bir köşeyi gösterip, orada çadırını kurabilirsin diyor. Sessizce onun gösterdiği o uzak yere gidip çadırımı kurduktan sonra bilgisayarımı ve telefonumu şarja takmak için kampın çay ocağına gidiyorum. Kamp sorumlusu ve arkadaşları iftarlarını açarken onlardan prizi kullanabilmek için izin istiyorum. Prizi işaret edip kullanabilirsin diyorlar ancak tuhaf bakışlarıyla beni taciz etmeye de devam ediyorlar. Gergin ortamı yumuşatmak için onlar iftarlarını yaptıktan sonra sofrayı toparlayıp etrafı süpürmek için yardım etmek istiyorum izin vermiyorlar, sohbet etmeye çalışıyorum soğuk davranıyorlar, ne yapıyorsam fayda etmiyor ve en sonunda bilgisayarımı açıp haftalık yazılarımı yazmaya başlıyorum. Onlar ise yemeklerini yedikten sonra çay üstüne çay içiyorlar. Canım o kadar çay istiyor ki, keşke bana da bir bardak çay verseler diye içimden dualar ediyorum ama nafile, adamların umurlarında bile değilim. Bakıyorum onlar çay verecek gibi değiller en sonunda kendim gidip çay istiyorum. Kamp sorumlusu ‘’niye paran yok?’’ dedikten sonra hışımla yerinden kalkıp, söylene söylene bir bardak çay veriyor. O bir bardak çayla gece geç saatlere kadar idare ediyorum. Sahura doğru kamp sorumlusu yanıma gelerek, ‘’sen zaten oruç tutmuyorsun. Biz sahur yapacağız haberin olsun.’’ Diyor. Adam gıcıklık olsun diye elinden ne geliyorsa yapıyor. Sabah erkenden uyanıp çadırımı toplayarak hızla oradan uzaklaşıyorum. Benim yolculuğum ‘’Into The Wild’’ değil, Into The Life’dır. Ben mazoşist miyim? Hayır, değilim. Peki, cebimde üç beş lira para olsaydı bu adam bana böyle davranabilecek miydi? Kesinlikle hayır. Gazeteci olduğumu söyleseydim sonuç değişir miydi? Elbette değişirdi. Karnım tok, sırtım pek o adamın yapmacık tavırlarıyla gülüp eğlenmeye çalışacaktık. Ben orada sabrımı ve gururumu sınıyordum. O adamın ne kadar doğal davrandığını bütün çıplaklığıyla görmeye çalışıyordum. Gururumun üzerindeki perdeyi sıyırarak, gerçeklerle yüzleşip biraz hırpalanmasını sağladım. Ben hem kendimi hem de insanları tanımaya çalışıyorum. Yolda karşılaştığım ve yardımını istediğim insanlara ben gazeteciyim bana yardım edin demiyorum. Önce aç, susuz, yardıma muhtaç bir insan olduğum için bana nasıl bir tepki göstereceklerini gözlemliyorum. Ardından söylemem gerekiyorsa eğer, gazeteci olduğumu söylüyorum. Burası Alaska veya Afrika değil. Ve ben vahşi bir hayatın içinde tek başına yaşam mücadelesi veren maceracı bir insan hiç değilim. Tamam yaptığım şeyin içerisinde macera var ama vahşi bir yaşam yok. Ben Christopher Mccandles gibi mutluluğu tek başıma dağlarda, insanlardan uzak kalarak aramıyorum. Aksine insanların içine karışıp onlarla birlikte yaşamayı, onların sevincini, hüznünü paylaşıp, onlarla mutlu olmanın peşindeyim. Benim yolculuğum ‘’Into The Wild’’ değil, Into The Life’dır. Ve ben Alexander Supertramp değil Hasan Söylemez’im. Bu proje, parasız pedal çevirmekten ibaret değil! Gerçekten göründüğü kadar kolay değil bu proje. Bir taraftan Anadolu insanının belgeselini çekerken bir taraftan toplumun duyarlı olması gereken konularla ilgili gezi ve yol hikayeleri yazıyorum. Bisikletin sağlıklı ve doğaya saygılı bir ulaşım aracı olarak kullanılabileceğine dikkat çekmek için sürekli pedal çeviriyorum. Her bölgede çektiğim fotoğraflarla sergiler düzenleyip bu sergilerde fotoğraf satışlarından elde edilen gelirlerin tamamını ise dernek, vakıf ve ihtiyaç sahiplerine bağışlıyorum. Karadeniz bölgesinde düzenleyeceğim fotoğraf sergisinin tarihi, yeri ve saati de belli oldu. 25 Eylül 2010 Cumartesi günü saat 13:30’da Trabzon’da Trabzon Sanat Evi’nde bu projenin ilk sergisi açılacak. Ardından bu sergi Trabzon Forum Alışveriş Merkezi’nde devam edecek. Çernobil faciasından sonra Türkiye’de kanser hastalığının en yaygın görüldüğü bölge Karadeniz bölgesidir. Bu bölgede yüzlerce insanımız kanser hastalığından dolayı hayatını kaybederken binlerce insanımızda bu hastalıktan kurtulmak için kısıtlı imkanlarla yaşam mücadelesi veriyor. Ben de Karadeniz sergimde kanser hastalarının tedavisine bir umut olabilmesi için fotoğraf satışlarından elde edilecek olan gelirlerin tamamını Kansere Umut Vakfı’na bağışlıyorum. Projemin temel amaçlarından biri zaten mutluluk ve paylaşımdır. Eğer birilerini paylaşımlarımla mutlu edebiliyorsam, amacıma adım adım ulaşıyorum demektir. Bu projede elbette kurum amirlerinden, tanıdıklarımdan ve meslektaşlarımdan manevi destek alacağım. Hakikaten büyük bir emek ve çaba sarfediyorum ve istediğim tek şey bu yolculukta insanların beni anlayışla karşılamalarıdır. Bu projede sadece yolculuk yoktur. Görmek isteyenler bu projenin sadece parasız pedal çevirmekten ibaret olmadığını anlayacaklardır… Not: Doğu Karadeniz’de aşırı yağışlar nedeniyle aşırı ıslanıp soğuk aldım. Yol hikayelerimde aksamalar olabilir. Şimdiden özür dilerim…
|











