Yol hikayeleri 7. ve 8. hafta
Pazartesi, 20 Eylül 2010 09:31

Ramazan ayında bisikletle yolculuk yapmak gerçekten çok zordur. Sürekli pedal çevirdiğim için hem kalori yakıyor hem de çok su tüketiyorum. Vücudun enerjiye, suya ve besine ihtiyacı var. Yola devam edebilmek için mutlaka bir şeyler yemeli ve bol su tüketmeliyim. Bir önceki yazımda anlatmıştım, Terme’de çadır kurduğum çadır kampında oruç tutmadığımdan dolayı hem sözlü tacize uğramış hem de aç kalmıştım… Ben de ertesi gün sabah erkenden uyanıp, çadırımı topladıktan sonra aç karınla Ordu’nun Ünye ilçesine doğru yola çıkıyorum. Oradan apar topar kaçarcasına çıktığım için matarama su koymayı da unutuyorum. Sıcak havada hem aç, hem susuz pedal çevirmeye çalışırken yol kenarındaki evlerden hello hello diye bana seslenildiğini duyuyorum. Kafamı çevirip baktığımda bir evin balkonunda oturan birkaç kadını görüyorum. Israrla bana el sallayarak yanlarına gitmemi istiyorlar. Yiyecek ve içecek verirler umuduyla bisikletimi onlara doğru sürerek yanlarına gidiyorum.

-       Merhaba, soğuk suyunuz var mı?

-       Aaaa! Sen turist değil misin?

-       Hayır, değilim…

-       (gülümseyerek) Biz seni turist sandık.

-       O halde gideyim mi? (daha önce turist olmadığım için beni kovanlar olmuştu)

-       Yok canım biraz dinlen, suyunu iç, hatta karnın açsa sana yemek de getirelim.

Onların bu teklifi bile bana enerji vermeye yetiyor. Ben bisikletimden inerken onlar da balkonda oturabileceğim bir yer açıyor ve yiyecek içecek getirmek için içeri koşuşturuyorlar. Biraz sonra evin diğer sakinleri de geliyor ve soru üstüne soru yönelterek beni tanımaya çalışıyorlar. Ben de bir taraftan yemeğimi yerken bir taraftan da onların sorularını cevaplıyorum. O kadar neşeli ve güzel bir ortam oluşuyor ki, bir saate yakın sohbet ediyoruz. Beni konuk edip karnımı doyuran, sıcak ve samimi sohbetleriyle bana moral depolayan bu ailenin oruçlu olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim…

Ünye’deki tarihi hamamın içler acısı hali

Kılıç ailesinin bu cömert davranışlarından sonra gayet memnun ve mutlu bir şekilde bisikletime binerek Ünye’ye doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Ünye’ye vardığımda ilk olarak sahildeki çay bahçelerinden birinde oturup yorgunluğumu atıyorum ardından ilçe merkezini dolaşıyorum. Sokak aralarında gezinirken, duvarlarında otlar çıkmış, yıkık dökük, harabeye dönmüş bir yapı dikkatimi çekiyor. Kubbelerinden hamam olduğu anlaşılan bu yapı çevresindeki binaların arasında üvey evlat gibi duruyor. Hamamın enkaz yığını haline gelmiş kapısını bulup içeri girdiğimde o muazzam mimari yapının içler acısı haliyle karşılaşıyorum. Duvarları ağaç kökleriyle yıkılmış, yerler çöpten ve pislikten geçilmiyor. Yeri geldiğinde tarihimizle övünürken bu tarz tarihi binaların sahip çıkılmadan göz göre göre yok olmasına müsaade edilmesine nasıl izin veriliyor ve nasıl koruma altına alınmıyor gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum. Umarım yetkililer bir an önce bu hamamın farkına varır ve restorasyon çalışmalarına başlarlar…

Dünyada fındığın en çok üretimi yapıldığı bölge Fatsa’dır

Karadeniz sahil kesiminde yerleşim yerleri bir birlerine çok yakındır. Ünye’yle Fatsa arası da 22 km’lik bir yol ve bisikletle bu yolu hiç zorlanmadan 1 saatte gidiyorum. Fatsa’da gözünüze çarpan yeşilliklerin hepsi fındık ağaçlarıdır. Fındık Fatsa’nın en önemli tarım ürünüdür. Halkın %80'i fındık tarımı ile geçimini sağlıyor. Dünyada fındığın en çok üretimi yapıldığı bölge Fatsa’dır. Hatta Fiskobirlik'in merkez binasının buraya kurulması düşünülmüş fakat çıkan bazı problemler sonrası Giresun'a kurulması kararlaştırılmış. Üretilen fındığın % 98’i pazarlanıyor. Özellikle son yıllarda, üretilen fındığın bir kısmı Ordu Soya Sanayisi’nde yağlık olarak kullanılıyor ve kalanı ise ihraç ediliyor. Fındık genellikle, fındık kırma fabrikalarında, iç fındık haline getirilerek ihraç ediliyor. Fındık üretimi, tarım sektörü içinde önemli bir yere sahip olmasının ötesinde fındığa bağlı sanayi kollarının da gelişmesini sağladığından önemli ölçüde istihdam yaratıyor ve kent ekonomisi içinde ciddi bir pay teşkil ediyor. Çikolata sanayi ve fındık kırma sanayi, başlıca fındığa bağlı sanayi kolları olarak öne çıkıyor. Fındık toplama sezonunu kaçırdığım için fındık bahçelerinde çalışan insanlara pek rastlayamıyorum. Ancak her evin önünde güneşte kuruması için serilen fındıkları görmek mümkün. Fatsa’da belediye başkan yardımcısı Muharrem Aktepe beni iki gün misafir ediyor. Orada uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı da görüyorum ve onunla birlikte Fatsa’ya yakın olan Ordu’nun Çamaş ilçesindeki yaylalara gidiyoruz. Gökyüzünün kara bulutlarla kaplanması yağmurun habercisi olduğu için Çamaş’a gitmemizle dönmemiz bir oluyor. Akşamüzeri Fatsa’ya döndüğümüzde Bisikletliler Derneği Fatsa temsilcisi Erkan Yurttaş’la da görüşüyoruz. Onunla da bir süre bisiklet üzerine sohbet ettikten sonra yol hikayelerimi yazmak için bilgisayarımın başına geçiyorum.

Ben kendimi kaptırmış yol hikayelerimi yazarken telefonum çalıyor. Arayan Habertürk’ün Spor Müdürü Erdem Erol. Erdem abi yolculuğum hakkında benimle telefonda yaklaşık bir saat röportaj yapıyor ve aynı gece yaptığı röportajı hemen yayına koyuyor. Erdem abi sağ olsun iki günde bir mutlaka beni arayarak bir ihtiyacım var mı diye soruyor ve uzakta olmasına rağmen bana yardımcı olabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyor ve yapıyor da…

Daha önce kendimi hiç bu kadar ölüme yakın hissetmemiştim!

Artık Fatsa’dan Ordu’ya gitme zamanı geliyor ve bisikletime binerek tekrar yollara düşüyorum. Ordu yolu düz görünmesine rağmen hafif bir eğim var. Bu eğimi ancak pedal çevirirken zorlandığınızda anlıyorsunuz. Ordu’ya girmek için yolumun üzerinde bulunan 3820 metre uzunluğundaki, Türkiye’nin en uzun tüneli Nefise Akçelik tünelini geçmem gerekiyor. En son Zonguldak’ta kısa bir tünele girmiştim ve ondan sonra karşıma hiç tünel çıkmamıştı. Bu tünele girmeden önce de kafamda Bolu Dağı tünelini canlandırıyorum. Kesin emniyet şeridi olan geniş bir tüneldir diye düşünüyorum. Ancak ilk hayal kırıklığını tünele vardığımda yaşıyorum. İki şeritli, emniyet şeridi olmayan ve beton mazgallarla yapılmış dar kaldırımı görünce bir korkuya kapılıyorum. Geri dönüşü olmadığı için mecburen o dar kaldırıma çıkarak pedal çevirmeye başlıyorum. Tünel içerisinde ilerledikçe nefes alış verişim değişiyor. Bana çarpacakmış gibi yakınımdan geçen araçlar, korna ve motor seslerinin tünel içinde yankılanarak dehşet bir gürültüye dönüşmesi bana ecel terleri döktürüyor. O an öyle bir korkuya kapılıyorum ki, artık bu tünelden çıkamayacağımı düşünmeye başlıyorum. Adrenalini en uçlarda yaşamak için Disneyland’da korku tüneline girmeye gerek yok, asıl gerçeğini Karadeniz Sahil Yolu boyunca gireceğiniz tünellerde fazlasıyla yaşarsınız. Eğer şanslı ve dikkatliyseniz diliniz bir karış dışarıda, yüzünüz sararmış ve yarı baygın bir halde kendinizi dışarı atarsınız…

O korku tünelini geçtikten sonra yokuş aşağı pedal çevirerek Ordu’ya giriyorum. Yerli halkın onurlu direnişiyle Karadeniz Sahil Yolu’nun geçemediği ve doğal yapısını koruyan tek il olan Ordu’yu görünce tünelde yaşadığım o korkuyu sineye çekiyorum. Bir de Ordu denince herkesin aklına şu meşhur ‘’Ordunun dereleri’’ adlı türkü gelir. Ben yukarı doğru akan bir dere görmüyorum, daha doğrusu aşağı akacak dere bile kalmamış. Çünkü HES’lerden dolayı dereler bir bir kuruyor. En son Meret Irmağı bundan nasibini almış ve dere yatakları binlerce balığa mezar olmuş…

Paraşütle Ordu semalarındayım

Ordu sahilindeki o güzelim parklarda gezinirken paraşütünü toplayan Hüseyin abiyle karşılaşıyorum. Hüseyin abi uzaktan bakıldığında yeni iniş yapan bir paraşütçü gibi görünüyor ancak yanına gittiğimde paraşütü kontrol etmek için açtığını söylüyor. O paraşütü toplarken ben de gökyüzüne bakarak keşke ben de uçabilseydim diye bir iç geçiriyorum. Kendi kendime ‘’ulan paraşütçü adam yanında, böyle iç geçireceğine sorsana ona belki seni de uçurur’’ diyorum ve Hüseyin abiye ben de uçmak istediğimi söylüyorum. O da, ‘’Barış adında bir arkadaşım var yeni aldıkları paraşütü denemek için yarın bir uçuş gerçekleştirecekler ve kendilerine bir kurban arıyorlardı. Eğer o kurban sen olmak istiyorsan Barış’a söylerim seni yarın uçurur’’ diyor. O böyle söyleyince benim korkacağımı ve kabul etmeyeceğimi sanıyor ama ben hiç tereddüt etmeden ‘’O kurban ben olmak istiyorum’’ diyerek uçmak istediğimi yineliyorum. O da, ‘’peki, bunu sen istedin’’ diyerek Barış’ı arıyor ve Barış da yarın hava şartları uygun olduğunda beni uçuracağının sözünü veriyor. Biz Hüseyin abiyle çayımızı içerken benim Ordu’da olduğumu öğrenen gazeteciler cemiyeti başkanı Recep Aydın arıyor. Yarım saat sonra Recep Bey yanında Ordu’daki yerel gazetecilerle birlikte gelip beni bulunduğum parktan alıyorlar. Etrafımda bir anda onlarca gazeteci ve televizyoncu toplanıyor ve hepsine ayrı ayrı röportaj veriyorum. Ordu’da o kadar gazeteciyi bir arada görünce şaşırıyorum. Daha sonra Recep Bey’den Ordu’da 300’e yakın sigortalı gazeteci olduğunu öğrenince donup kalıyorum. Neyse, o gece Recep Aydın beni misafir ediyor. Ertesi sabah onunla birlikte önce şehir merkezini geziyoruz ardından Boztepe’ye çıkıp Ordu’yu yukardan izliyoruz. Öğlene doğru Barış’la şehir merkezinde buluşup paraşütle uçmak için tekrar Boztepe’ye çıkıyoruz. Hava uçmak için müsait ama gökyüzündeki kara bulutlar rengini denize verdiği için deniz hafif koyu görünüyor. İlk defa paraşütle uçacağım ve bu yüzden biraz da heyecanlıyım. Hayatında hiç uçmamış ve tecrübesi olmayan bir adamı elbette tek başına uçurmayacakları için bana Barış eşlik ediyor ve iki kişilik paraşütü uçuşa hazır hale getiriyoruz. Barış bana pilotluk yapacak ve o ne derse ben de ona uymak zorundayım. Son hazırlıklarımızı yaptıktan sonra Barış’ın koş komutuyla Boztepe’deki yamaçtan aşağı doğru koşmaya başlıyoruz ve bir anda ayaklarımız yerden kesiliyor. Ayaklarım yerden kesiliyor ama ‘’tamam oturabilirsin’’ komutu gelene kadar ben hala hava boşluğunda koşmaya çalışıyorum. Gökyüzünde kuşlar gibi süzülüp uçmanın zevkini yaklaşık 15 dakika kadar yaşıyorum. Bu kısa zamanda bir taraftan fotoğraflar çekiyorum bir taraftan da ayaklarımın altında olan o muhteşem güzelliği izleyip uçmanın keyfini çıkarıyorum. Yere indikten sonra hadi bir kere daha deneyelim demek istiyorum ancak gitme vaktimin çoktan geldiğini fark ediyorum. Bana bu duyguyu yaşattığı için Barış’a teşekkür edip Ordu’dan ayrılıyorum.

Günler öncesinden hiç tanımadığım biri sürekli telefonla arayarak Giresun’un Görele ilçesine geldiğimde beni mutlaka misafir etmek istediğini söylüyor. Onun ses tonundaki samimiyetine güvenerek ben de Görele’ye gittiğimde onun misafiri olacağıma söz veriyorum. Ama önce Giresun merkezde Şırnak’ta birlikte askerlik yaptığım asker arkadaşım Seçkin Çamcı’yla buluşuyoruz. İki asker arkadaşı askerden sonra ilk defa görüşüyorlarsa muhabbetin içeriği genel olarak askerlik anıları olur. Biz de gece geç saatlere kadar askerlik anılarımızı anlatıp durduk. Bu anıların başkaları tarafından dinlenildiğinde ne kadar sıkıcı olduğunu biliyorum. Rahat olun size de anlatıp kafanızı şişirmeyeceğim ve Giresun’dan çıkıp yol hikâyelerime devam ediyorum…

Şiddetli yağmur ve üst üste patlayan tekerlek

Giresun’dan Görele’ye giderken hava gayet açık ve güneşliydi. Ancak Espiye’ye vardığımda Karadeniz üzerinde gelen kara bulutları görünce bir petrol istasyonunda durup denizin çok uzaklardan bulutlarla birlikte dalgalanarak gelişini fotoğraflamak istiyorum. Önce bisikletimi petrol istasyonundaki çalışanlara bırakıyorum ardından sahile giderek fotoğraflar çekiyorum. Yola devam etmek için bisikletime bineceğim sırada petrol çalışanları en geç 20 dakika içerisinde yağmur yağacağını ve gitmememi tembihliyorlar. Onlar bu bulutları ve yağmurları iyi tanıyorlar hatta içlerinden biri Rusya’dan gelen bu yağmurlar için Putin yağmurları diyor. Çok geçmeden tıpkı onların dediği gibi ‘’Putin Yağmurları’’ yağmaya başlıyor. Ohh be! iyi ki yola çıkmadım, yoksa asfaltta bisiklet süren balığa dönecektim. Yaklaşık üç saat boyunca yağmurun dinmesini bekliyorum ama yağmur şiddetini arttırarak yağmaya devam ediyor. Bu bekleyiş esnasında petrol çalışanları bana yemek verip geceyi de orada geçirmemi istiyorlar. Ancak Görele’de bekleyenlerim olduğu için yağmur dinmese bile karanlığa kalmadan yola devam etmeye karar veriyorum ve bisikletimin yanına gittiğimde arka tekerleğin patladığını görüyorum. Haydaaa! al başına belayı. Hemen tekerleği söküp patlağı yamaladıktan sonra yağmurluğumu giyinip Görele’ye doğru pedal çevirmeye başlıyorum. Yağmur o kadar çok yağıyor ki, giyindiğim yağmurluğun zerre kadar faydası olmuyor ve tepeden tırnağa sırılsıklam oluyorum. Bir süre sonra karşıma çıkan bir çay bahçesine kendimi atıyorum. Orada da yarım saat bekliyorum ama yağmurun dineceği yok. Madem ıslanmışım, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın deyip tekrar bisikletime binerek yola devam ediyorum. Birkaç km daha gittikten sonra hiç sevmediğim o uzunca tünellerden birini görünce seviniyorum. Allah’tan hava yağmurlu olduğu için öyle yoğun bir araç trafiği de yok, bu nedenle tünelden çok da fazla korkmadan rahatça geçiyorum. Dışarı çıktığımda ise gördüğüm manzara karşısında şok oluyorum. Çünkü benim iflahımı kesen yağmurun zerresi bu tarafa yağmamış. Çabucak üzerimdeki yağmurluğu çıkarıp, var gücümle pedallara asılarak Tirebolu’yu geçiyorum. Görele’ye 5 km varken arka tekerleğim yine patlıyor. ‘’ulan sırası mıydı şimdi’’ deyip tekerleği söküyorum ve kocaman bir yırtığı olan iç lastiği yenisiyle değiştirip yola devam ediyorum. Biraz sonra telefonum çalıyor, arayan kişi beni misafir edecek olan Cüneyt ve arkadaşları. Onlar da beni merak etmişler ve arabayla karşılamaya geleceklerini, tam olarak nerede olduğumu soruyorlar. Koordinatlarımı bildirdikten beş dakika sonra onlarla buluşup nihayet iftar vakti Görele’ye giriyoruz.

Sis Dağı’nda sis yağmur olup başımıza yağıyor

Yolda ne badireler atlattığım her halimden belli oluyor. Önce Cüneyt’in çalıştığı internet cafeye gidip Görele MTB Ekibi’nden Alper, Yusuf, Adem, Serdar, Serkan ve diğerleriyle tanışıyorum. Ardından Pideci Yusuf’un benim için hazırladığı nefis Görele pidelerini yiyoruz ve Cüneyt’in evine geçiyoruz. Duşumu alıp üzerimi değiştirdikten sonra bir çay bahçesinde oturup diğer arkadaşlarla da görüşüyoruz ve yarın sis dağına gitmek için planlarımızı yapıp evlere dağılıyoruz. Ertesi sabah erkenden uyanıp kahvaltımızı yaparak Sis Dağı’na çıkmak için son hazırlıklarımızı yapıyoruz ve Serdar’ın arabasıyla yola koyuluyoruz. Önce Şalpazarı sonra diğer köyler ardından yavaş yavaş Sis Dağı’nın zirvesine doğru çıkıyoruz. Sis Dağı’nı; gökyüzü masmavi, bulutlar ayağımın altında diye hayal ediyordum ama ne hikmetse biz oraya vardığımız gibi o sis yağmur oldu başımıza yağdı. Bu da yetmezmiş gibi arabanın da tekerleği patladı. O kadar şanslıyız ki arabadaki kriko da kısa gelmesin mi? Hemen organize olup arabayı kendi gücümüzle kaldırıyoruz ve patlayan tekerleği değiştirmeyi başarıyoruz. Bisikletin selesinde oturmaktan yorulan kıçım yumuşak bir yere oturunca anında uykumu getiriyor. Sis Dağı’ndan aşağı nasıl indiğimizi hatırlamıyorum, öylece arabada uyuya kalmışım. İlçe merkezine geldiğimizde beni uyandırıyorlar ve çarşıdan mangal yapmak için malzemelerimizi alıp sahile giderek mangal keyfi yapıyoruz. Görele’de kaldığım iki gün boyunca beni misafir edip, dostluklarını, ekmeklerini, evlerini paylaşan bu arkadaşlarla vedalaşıp Trabzon’a doğru yola çıkıyorum…

Aksilikler peşimi bırakmıyor!

Aksilik bu ya, Trabzon’a giderken Vakfıkebir’e 5 km kala bisikletimin arka tekerleği tekrar patlıyor. Görele’de pompam kırıldığından dolayı patlayan tekerleği maalesef onaramıyorum ve yoldan geçen araçlara beni en yakın yerleşim yerine götürmeleri için otostop yapıyorum. Tabi otostop yaptığım araçların bisikletimi alabilecek bir arka kasası olması gerekiyor. El kaldırdığım ilk dört araç hızlarını bile düşürmeden yanımdan hızla geçiyorlar. Nihayet bir yük minibüsü duruyor ve bisikletimi bindirerek Vakfıkebir’deki bir bisikletçiye gidiyoruz. Tekerleği söküp iç lastiği çıkardığımda üç ayrı yerden patladığını görüyorum. Bu kadar fazla patlak vermesinin nedeni ise dış lastiğin iç tarafına giren küçük tel parçacıklarıymış. Dış lastiği temizleyip, iç lastiği de onardıktan sonra Trabzon’a doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Pedal çevirirken açlıktan bacaklarımın güçsüz düştüğünü hissedebiliyorum. Bir yerlerden atıştıracak bir şeyler bulmam gerekiyor ancak herkes oruçlu, kimden nasıl yiyecek isteyebilirim ki? En iyisi kendimi Trabzon’a atayım zaten Öznur’un babası Adil amca beni almaya gelecek, eve gittiğimizde ise Aysel teyzenin yaptığı nefis yemekleri büyük bir iştahla mideye indiririm diye düşünürken yol kenarında kocaman bir incir ağacına gözüme ilişiyor. Hemen bisikletimi emniyet şeridindeki bariyerlere yaslayıp o incir ağacına doğru koşuyorum. Mevsim tam da incir mevsimi, ağaçtaki sulu ve koyu renkli incirlerin her biri ‘’beni ye, beni ye’’ diye birbirleriyle yarışıyorlar sanki. Affeder miyim hiç, dalından taze taze koparıp, büyük bir iştahla indiriyorum mideye incirleri. Açlığımı biraz da olsa yatıştırdıktan sonra Trabzon’a kadar hiç durmadan asılıyorum pedallara.

Trabzon’daki ailem

Şehir merkezine vardığımda Adil amcayla buluşup Karakaya köyüne gidiyoruz. Eve vardığımızda bizi Aysel teyze, Öznur ve Toprak kapıda karşılıyor. Öznur’u önceki yazılarımdan da tanıyorsunuz. Aslen Trabzon’lu olmasına rağmen doğma büyüme İstanbul’ludur ve benim en yakın arkadaşlarımdan biridir. Karakaya köyünde evleri ve fındık bahçeleri var. Adil amca, Aysel teyzeyi ve diğer çocuklarını da alarak iki ayda bir mutlaka buraya kafa dinlemeye gelirler. Şansıma ben Trabzon’a giderken onlarda orada olduğu için Trabzon’da kaldığım sürece onların misafiri oluyorum.

Sümela Manastırı’nda Türk hat sanatıyla yazılan isimler ve şiirler

Karadeniz Bölgesi’nde çektiğim fotoğraflarla düzenleyeceğim serginin ön hazırlıklarını yapmalıyım. Bu yüzden en az bir hafta Trabzon’da kalarak bu işlerimi halletmem gerekiyor. Hafta sonu ve zafer bayramı tatilleri araya girdiği için resmi işlerime ancak üç gün sonra başlayabiliyorum. Bu üç gün ise Trabzon’u gezip tanıyabilmem için bana bir fırsat oluyor. İlk olarak Öznur’la Sümela manastırına gitmek istiyoruz ancak sabah geç uyandığımızdan dolayı şehir merkezine indiğimizde manastıra giden arabayı kaçırıyoruz. Biz de sahildeki bir çay bahçesine inip birer kahve içiyoruz. Bu sırada uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımın da Trabzon’da olduğunu hatırlıyorum ve telefonla arayarak onu oturduğumuz çay bahçesine çağırıyorum. O günü akşama kadar ben Öznur ve Sena birlikte geçiriyoruz. Ertesi gün biraz erken uyanıp Sümela manastırına gidiyoruz. Trabzon’a yolu düşen herkesin mutlaka görmesi gerektiği bu manastır, Trabzon'un Maçka ilçesine bağlı Altındere Milli Parkı sınırları içerisindedir. Milattan sonra 4. yüzyılda 2 rahip tarafından inşaasına başlanmış ve tarihin birçok döneminde değişik eklentiler yapılarak şekli değiştirilmiştir. Sümela Manastırı Meryem Ana Deresi’nden 300 metre yukarıda vadiye hakim ve dik bir tepe üzerindeki kayalıklar oyularak inşa edilmiştir. Bu oyularak inşa edilen hali sadece içerideki tapınak ve çevresindeki birkaç ufak yapıyı kapsamaktaymış. 9. Yüzyıldan sonra zamanla büyüyen bu yapı 72 oda ve büyük bir kütüphaneye sahip bir manastıra dönüşmüştür. Sümela Manastırı Ortodokslar için kutsal bir mekandır ve buraya gelenler hacı olduklarına inanıyorlar. Ne yazık ki tarihi değerlerimize sahip çıkmadığımız için bu yapı da tahrip edilmiş duvarlarındaki freskler sökülmüş hatta 20. Yüzyılın Türk hat sanatıyla duvarlarına isimler ve aşk şiirleri yazılmış… 40 yıldır devam eden restorasyon çalışmalarından dolayı sadece yüzde onu ziyaret edilebiliyor. Muhteşem bir manzarası olan manastırdan aşağı inerken Meryem Ana Deresi’nin sesiyle de insanın içini tatlı bir huzur kaplıyor…

Başımdaki buff ve sakallarımla özdeşleşmişim!

Öğleden sonra şehir merkezine döndüğümüzde dinlenmek için bir kafede oturuyoruz. Biz Öznur’la oturmuş kahvelerimizi içerken beni tanıyan iki genç yanımıza yaklaşarak selam veriyor. Onları da masamıza davet edip sohbete devam ediyoruz. Bu defa başka biri daha gelerek, ‘’Hasan Söylemez hoş geldin, seni sakalından ve başına taktığın buff’dan tanıdım.’’ Diyor. Geçtiğimiz hafta bana gelen bir mailde şöyle yazıyordu:’’ Trabzon’a geliş tarihinizi söylerseniz size bir sürpriz yapabiliriz. Sinek Kafe Trabzon’’ Tesadüf bu ya, farkında olmadan davet edildiğim o kafede oturuyoruz ve yanımıza gelen kişi de beni davet eden kafenin sahibi Tuncay Akçair. Onu da aramıza alıyoruz ve gece geç saatlere kadar süren matrak muhabbetlerle kendimizden geçiyoruz. Sonraki günler Tuncay’ın eşi Elife ve yeni doğan bebekleri Uzay’la da tanışıyoruz. Bize gösterdikleri sıcak ilgi için onlara buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.

Sergi hazırlıkları

Hafta içi mesai başladığında ise çok yoğun bir koşuşturma içerisinde açacağım sergi için görüşmelere başlıyorum. Önce Vali Recep Kızılcık’la görüşüp sergi için yer tahsisi talebinde bulunuyorum. Sağ olsun beni kırmıyor ve hem Trabzon Sanat Evi’ni kullanabileceğimi hem de her konuda destek vereceğini belirtiyor. Sonra Vali Kızılcık ve balıkçılarla birlikte denize açılıp Vira Bismillah diyerek balık avlama sezonunu başlatıyoruz. Ertesi gün fotoğrafların baskısını yapacağımız Vizyon Bilgi İletişim Ürünleri şirketinden Fahri Gümüştekin’le görüşüyoruz. O sırada yanımıza Forum Trabzon’un halkla ilişkiler uzmanı Esma Sezeroğlu da geliyor. Esma hanım projemi duyunca hemen fotoğraf baskılarının sponsorluğunu üstleniyor ve sergiyi Forum Trabzon’da devam ettirebileceğimi söylüyor. Onun bu jestine tabii ki hayır diyecek değilim. 25 Eylül’de Trabzon Sanat Evi’nde açılacak olan serginin 10 gün sonra Forum Trabzon’da devam etmesine karar veriyoruz. Diğer günlerde yine koşuşturmalar ve görüşmelerle geçiyor. Oradaki işlerimi hallettikten sonra sergi gelirlerini bağışlayacağım Kansere Umut Vakfı Başkanı Mehmet Öktem’i arayarak müjdeyi veriyorum. Mehmet Bey’in telefonda ne kadar duygulandığını ve sesinin titrediğini hissedebiliyordum. Son olarak Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ergun Ata ve diğer gazetecilerinde katılımıyla bir basın toplantısı düzenleyip serginin duyurusunu yapıyoruz.

Bu yoğun tempodan sonra artık Trabzon’dan ayrılıp Karadeniz turumu tamamlamak üzere yola çıkmanın vakti geliyor. Aysel teyzenin sıcak yemekleri, adil amcanın hoş sohbetleri, Toprak’ın oyunları ve Öznur’un yakın ilgisiyle bulduğum aile sıcaklığını arkamda bırakarak, yağmurlu havada Rize’ye pedal basıyorum…

Not 1: Fotoğraf sergisi 25 Eylül 2010 saat 13:30’da Trabzon Sanat Evi’nde açılacaktır. Bu sergiye herkes davetlidir.

Not 2: Karadeniz Bölgesi’ni tamamlayıp Ardahan’a kadar geldim. Yol hikayelerimi biraz gecikmeli de olsa paylaşmaya devam edeceğim. Ardahan’da bisikletimi bırakıp sergi için otobüsle Trabzon’a gidiyorum, sergiden sonra tekrar otobüsle Ardahan’a dönüp kaldığım yerden pedallara asılıyorum.

Not 3: Nerede olduğum ve ne yaptığımla ilgili güncel bilgileri http://twitter.com/hasansoylemez ve www.hasansoylemez.com adreslerinden takip edebilirsiniz.

 
© hasansoylemez.com | Barındırma Memleket.net | Dizayn: Mahmut Sönmez