| Yol hikayeleri 12. ve 13. hafta |
| Çarşamba, 10 Kasım 2010 21:29 |
|
‘’Burada hava sıcaklığı insanların sıcaklığıyla ters orantılıdır’’ Karadeniz bölgesini Sahara Dağı’nın diğer yarısıyla birlikte arkamda bırakıp tamamen farklı bir iklimi, kültürü ve yaşantısı olan Doğu Anadolu Bölgesine, Ardahan’a geçiyorum. Ardahan 1800 rakımıyla Doğu Anadolu Bölgesinin en yüksek rakımlı ve en soğuk illerinden biridir. Zaten Sahara Dağı’ndan aşağıya inmeniz çok da uzun sürmez. Bulutlar hemen tepenizin üzerindedir. Etrafta gözünüzün alabildiğince geniş olan otlaklarda otlayan atları, sığırları ve kazları görürsünüz. Kura nehri şehrin içinden yılan gibi kıvrılarak geçer. Bölgenin tek geçim kaynağının büyükbaş hayvan yetiştiriciliği ve meracılık olduğunu söyleyebiliriz. Ardahan bölge itibariyle soğuk, elverişsiz iklimi ve işsizliğin de olması nedeniyle dışarıya çok göç vermiştir. Tabelada kent merkezinin nüfusu 17.000’dir. Ardahan pek çok etnik yapıyı da bir arada barındırır. İl genelinin nüfusunu; Türkler, Kürtler, Terekemeler, Ahıskalılar, Türkmenler ve yerliler oluşturur. Burada hava sıcaklığı insanların sıcaklığıyla ters orantılıdır. Kime selam verirseniz bir bardak çay içirmeden sizi göndermez. Güler yüzlüler ve onlarla konuşurken gözlerinde parlayan ışık içinizi ısıtır… Ardahan’da gençlik spor müdürlüğüne bağlı bir kapalı spor salonunda üç gün kalıyorum. Yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımı orada çalışan personeller karşılıyor. Onlar kendilerine ne pişiriyorlarsa beni de ortak ediyorlar aşlarına. Bazen melemen, bazen nohut, bazen de tavuk pişiriyorlar. Ama her şeyden önemlisi bu yemekleri yüreklerinin ateşinde ısıtıp servis ediyorlar sofraya. Bu yüzden daha lezzetli oluyor o yemekler…
İneklerin otladığı meralarda golf oynayan çocuklar Bu spor salonunda kalırken sıra dışı ve ilginç bir olaya da şahit oluyorum. Bulunduğum odanın camından dışarıdaki meraları ve o meralarda otlayan inekleri izlerken gözüme bir grup çocuk ilişiyor. Bu çocuklar ellerindeki sopalarla bir çeşit oyun oynuyorlar. Biraz daha dikkatle izlediğim zaman oynadıkları oyunu golfe benzetiyorum. Aramızda uzak bir mesafe olduğu için nasıl oynadıklarını net göremiyorum. En iyisi fotoğraf makinamın zoom’unu kullanarak ne yaptıklarını daha iyi anlarım diyorum ve bu defa fotoğraf makinasından onları izlemeye başlıyorum. Çocukları 560 mm lensle yakınlaştırarak izlemeye başladığımda gözlerime inanamıyorum. Çünkü çocukların ellerindeki sopalar gerçek golf sopaları ve vurdukları top ise gerçek golf topları. İneklerin otladığı o alanda ise topları atacakları bayraklar var. Zengin sporu diye bildiğimiz golfün böyle bir yerde hem de çocuklar tarafından oynanması gözlerimi fal taşı gibi açıyor. Hemen kendimi dışarı atıp onlara doğru koşuyorum. Yanlarına vardığımda gördüklerim karşısında bir kez daha ters köşeye yatıyorum. Çünkü golf oynamak için gereken bütün ekipmanlara sahip olan bu çocuklar, ineklerin otladığı bu merayı golf sahasına çevirmişler. Bir taraftan inekler otlarken bir taraftan da onlar golf oynuyorlar. Bir süre şaşkınlıkla o çocukları seyrediyorum. Daha sonra onları çalıştıran antrenör Tarkan İli’nin yanına gidip işin aslının ne olduğunu öğreniyorum. Meğer bu çocuklar golfü profesyonel olarak oynuyorlarmış. Turnuvalarda Ardahan’a defalarca Türkiye şampiyonluğu ve dereceler kazandırmışlar. Golf oynamayı bu meralarda çok zor şartlar altında öğrenip elde ettikleri başarıları duyunca onlara hayran kalıyorum. En büyükleri 17 yaşında olan bu çocuklar her gün buraya gelip antrenman yapıyorlarmış. Bu sporun sadece parası olan zenginler tarafından oynanmadığına, paranın ne kadar değersiz olduğuna bir kez daha şahit oluyorum…
Sinekler ve böceklerle yarışa giriyorum Sabah hazırlığımı yapıp Ardahan’dan Çıldıra gitmek için yola koyuluyorum. Şehir merkezinde birkaç kişiye hangi yolu kullanarak Çıldıra gideceğimi soruyorum. İnsanlara yol dışında her zaman ikinci bir soru daha soruyorum. Bu soru da ‘’Çok rampa var mı?’’ Evet, bu ikinci soru birinci soruyla artık bütünleşmiş bir durumda. Aldığım cevaplara göre yol rampasız olsa bile bilinçaltımı çok rampa varmış gibi hazırlıyorum. Bazen iki tane dik rampa var diyorlar ve ben yol boyunca karşıma çıkacak olan o iki dik rampayı bekliyorum. Kafamda o iki dik rampayı o kadar büyütüyorum ki, Allah Allah! Nerede kaldı bu iki dik rampa derken o rampaları çoktan geçtiğimi fark ediyorum. Kendi kendimle çoğu zaman zihinsel oyunlar oynuyorum, ıslık çalıp avazım çıktığı kadar bağırarak şarkılar söylüyorum. Bazen rampa çıkarken hızım düştüğü için peşimden gelen sinekler ve böceklerle yarışa giriyorum. Alnımdan akan terin gözüme girmemesi için arada bir eldivenlerimle alnımdaki teri siliyorum. Uzun zamandır sinek ve böcek yutmamıştım ancak bugün o kadar çok sinek ve böcek yutuyorum ki neredeyse öğle yemeğine ihtiyacım bile kalmayacak. Rampa tırmanırken bir anda başımın etrafına üşüşen yüzlerce böcek sürüsü ağzımdan burnumdan içeri giriyor. Terli ve ıslak olduğum için küçük olan sinekler ise kamikaze yaparken kollarıma ve yüzüme yapışıyorlar. Bu bölgede küçük ve siyah sineklerin fazla olması çevredeki tezeklerden kaynaklanıyor…
Çoban köpekleri beni kovalarsa! Yuttuğum sinekleri sindirdikten sonra yiyecek bir şeyler bulma ümidiyle yolumun üzerindeki Çıldır’a bağlı Eski Beyrahatun köyüne giriyorum. Köyün girişindeki köy bakkalının önünde meraklı gözlerle beni izleyen köylülerin yanında durup Selamün Aleyküm diyorum. Selamün Aleyküm’ü duyan köylülerin yüzündeki şaşkın ifadeyi giderebilmek için Türkçe konuşmaya devam ediyorum. Benim turist olmadığıma emin olduktan sonra gülümsemeye başlıyorlar. Bisikletimi bakkalın duvarına yaslayıp köylülerle bir süre sohbet ediyoruz. Bana çay ikram ediyorlar ve ben karnımın aç olduğunu söylediğimde hemen kahvaltılık bir şeyler hazırlıyorlar. Kimsin, necisin, nerelisin, nerden geldin nereye gidersin gibi klasik sorularına cevap veriyorum ardından köyü gezmek için yanlarından ayrılıyorum. Köy içerisinde dolaşırken beni kovalayan çoban köpeklerinden kurtulmak için bir evin bahçesine girip bisikletimi yere atarak ev sahibinin arkasında saklanmak için hızla koşuyorum. Ev sahibi köpekleri püskürttükten sonra bir bardak su ve bir bardak çay getirerek korkumu gidermeye çalışıyor. Ama köpekler hala rahat durmuyor gördükleri yabancıyı kendi bölgelerinden çıkarmak için habire havlayıp duruyorlar. Neyse bir süre sonra benden umudu kesip oradan ayrılıyorlar. Köpeklerden kaçarken bahçesine girdiğim ev halkıyla tanışıp fotoğraflarını çekince de iyi ki de köpekler beni kovalamış diyorum…
Havaların bir anda bu kadar soğuması beni ürkütüyor Eski Beyrahatun köyündeki hareketli dakikalardan sonra Çıldır’a doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Rakım 2.000’lerde olduğu için güneş sanki daha yakın ve daha kavurucu. Oysa hava çok soğuk sadece güneş ışınları yakıyor. Akşamları ise hava sıcaklığı daha da düşüyor. Eğer sıcaklar böyle devam ederse ve ben Karadeniz’deki gibi oyalanırsam kışa yakalanmadan bu bölgeden çıkmam biraz zor görünüyor. Bu nedenle kar yağmadan ve doğunun şiddetli kışına yakalanmadan var gücümle pedal çevirmem gerekiyor. Doğruyu söylemek gerekirse havaların bir anda bu kadar soğuması beni ürkütüyor. Çünkü Muş’ta doğup büyüdüm ve bu bölgenin kışının ne kadar şiddetli olduğunu, yolların aylarca kapalı kaldığını biliyorum… Meğer bana küfür eden kişi? Akşam saatlerinde Çıldır’a varmak üzereyken Ardahan Vali Yardımcısı Ahmet Karatepe arıyor. Benim Ardahan’daki Kapalı Spor Salonunda kaldığımı ve oradan ayrılıp Çıldıra doğru gittiğimi öğrenince Çıldır’da öğretmen evinde konaklayabileceğimi söylüyor. Son dakikalarda karşıma çıkan bu tarz sürprizleri seviyorum. Eğer o aramasaydı soğuk havada ve akşam karanlığında çadır kuracağım güvenli bir yer bulma sıkıntısı yaşayacaktım. İlçe merkezine vardığımda ilk olarak karnımı doyurabileceğim bir yer arayışına giriyorum. Çarşıda gezerken bir kahvehanenin ikinci katından 25-30 yaş arası uzun saçlı bir gencin bana el kol hareketleri yaparak küfürler savurduğunu işitiyorum. Durup bir süre ona bakıyorum ama o hala küfür etmeye devam ediyor. ‘’İlçenize gelen her yabancıyı küfür ederek mi karşılıyorsunuz?’’ diye sorduğum anda kafasını içeri sokup ortadan kayboluyor. Çevredeki vatandaşlar bana edilen küfürleri duyunca o gence tepkilerini gösterip onun adına gelip benden özür diliyorlar. Meğer bana küfür eden kişi Çıldır’ın delisiymiş. Sadece bana değil önüne gelen herkese küfür ediyormuş. Bu yüzden ben de az önce yaşadıklarımı unutmaya karar veriyorum. Orada tanıştığım Atalay abi ise beni kendi kafesi olan Ağacan Cafe’ye götürerek akşam yemeğini ısmarlıyor. Atalay abiyle biraz sohbet ediyoruz. O da yıllarca gemilerde çalışmış ve dünyanın birçok ülkesini görme fırsatı yakalamış. En sonunda bütün her şeyi bir tarafa bırakıp memleketine yerleşmeye karar vermiş. Atalay abi; ’’ Bu topraklarda yaşadığım huzuru dünyanın hiçbir ülkesinde yaşayamadım’’ diyor… Ertesi gün sabah kahvaltısını da Atalay abiyle birlikte yapıp Çıldır’dan Kars’ın Arpaçay ilçesine doğru yola çıkıyorum.
Çıldır Gölünü görünce deniz görmüş gibi seviniyorum Aslında Ardahan’dan Kars’a Çıldır’a uğramadan Susuz ilçesi üzerinden daha rahat gidilebilir. Ancak o yolu kullandığım takdirde Çıldır Gölünü görme şansım olmuyor. Bu nedenle yolu uzatıp Çıldır ve Arpaçay üzerinden Kars’a gidiyorum. Çıldır ilçesinden çıktıktan 5 km sonra göl görünmeye başlıyor. Deniz seviyesinden 1959 metre yükseklikte olan Çıldır Gölü, Doğu Anadolu Bölgesinin en büyük ikinci gölüdür. Yılın dört mevsiminde yapılan balıkçılık yöre halkı için önemli bir geçim kaynağıdır. Kışın buz tutan gölün üzerinde kayak yapıldığı gibi buz kırılarak balıkçılık da yapılıyor. Karadeniz’de görmeye alışık olduğum yeşili maalesef burada göremiyorum. Sonbahar mevsiminde olduğumuz için her taraf sap sarı çöl gibi görünüyor. Duyduğum kadarıyla yaz aylarında bu sarılık yerini yemyeşil otlaklara ve çiçeklere bırakıyor. Bir de gölün çevresindeki dağlarda bile bir tane ağaç yok. Bunun nedeni de sanırım rakımın yüksek olmasından kaynaklanıyor. Artvin’den sonra hiç deniz görmediğim için Çıldır Gölünü görünce deniz görmüş gibi seviniyorum. Karadeniz Bölgesinde deniz hep sol tarafımda kalırken bu defa Çıldır Gölü sağ tarafımda kalıyor. Deniz kenarında olduğumu hayal ederek bisikletimin pedallarını çevirirken göl kenarında balık tutan balıkçılar ve gölden su içen sığır sürüleri hayallerimdeki görselliğe farklı bir renk katıyorlar…
Hayal kurmak karın doyurmuyor! Öğlen vakti karnımın acıktığını hissediyorum. Çıldır’dan çıktığımdan beri ne bir köy ne de bir ev görüyorum. Çantamda da açlığımı yatıştıracak bir şey yok. O an keşke oltam olsaydı da göl kenarında ben de balık tutsaydım diyorum. Tabi hayal kurmak karın doyurmuyor en iyisi pedallara daha sert asılıp en yakın köye biraz daha yaklaşmak. Ne kadar fazla pedal çevirirsem o kadar fazla terliyorum, doğal olarak su tüketimi de artınca mataramdaki suyu idareli kullanmak zorundayım. Allah’tan biraz sonra karşıma davarlarını otlatan bir çoban çıkıyor. Çoban beni görür görmez iki eliyle çayı karıştırıyormuş gibi bir işaret yaparak beni çay içmeye davet ediyor. Bisikletimi yol kenarında yere yatırıp çobanın yanına gidiyorum. Bohçasından çıkardığı plastik bardağa termostan sıcak bir çay koyup bana ikram eden çobanla biraz oturup yorgunluğumu atıyorum. Bohçasında sadece kendisine yetecek kadar yiyeceği ve içecek suyu olan çoban Ali onu da benimle paylaşmak istiyor. Ancak ona yetmez düşüncesiyle aç olmadığımı söyleyip teşekkür ediyorum. Bu yakınlarda köy yok mu diye sorduğumda ise ‘’şu tepeyi aştıktan sonra Doğruyol köyüne ulaşırsın’’ diyor. Ali’ye ikram ettiği çay için bir kez daha teşekkür edip yanından ayrılıyorum. Ali’nin gösterdiği tepeyi aştıktan sonra Doğruyol köyünün girişindeki askeriyeye uğrayıp içecek su istiyorum. Nizamiyede nöbet tutan asker telsizle komutanına bilgi veriyor. Beş dakika sonra elinde bir poşet ve bir bidon suyla yanımıza komutan geliyor. Bana suyla birlikte poşetin içerisindeki konserveleri ve meyveleri vererek; ‘’bu yakınlarda yiyecek satılan yer bulamazsın. Al bunları da yolda yersin’’ diyor. Oysa telsizle sadece su istemiştik demek benim aç olduğum komutanın içine doğmuş…
‘’Manyak mısın Kars’a bisikletle gidilir mi?’’ Göl kenarındaki taşların üzerinde oturup komutanın verdiği konservelerle karnımı bir güzel doyurup yola devam ediyorum. Arpaçay’a 10 km kala bir çeşmenin başında tuttukları balıkları yıkayıp temizleyen asfalt dökme işçilerine rastlıyorum. Onlar da el sallayarak gel çay iç diyorlar. Yanlarında taşıdıkları piknik tüpünün üzerinde kaynattıkları çay içimi ısıtıyor. Nereye gidiyorsun sorusuna Kars’a gidiyorum diye cevap verdiğimde ‘’Manyak mısın Kars’a bisikletle gidilir mi?’’ diye tepki gösteriyorlar. Ama İstanbul’dan geliyorum dediğimde ise bir anda yüz ifadeleri değişiyor ve yerlerinden kalkarak bisikletimi incelemeye başlıyorlar. Büyük bir şaşkınlıkla bisikletimi inceledikten sonra, ‘’Vallaha helal olsun biz arabayla bile gitmeye üşeniyoruz sen taaa oradan bisikletle geliyorsun’’ diyorlar. ‘’Peki, bu akşam nerede kalacaksın?’’ diye sorduklarında ‘’Ben de bilmiyorum sadece Arpaçay’da kalacağımı biliyorum’’ deyince hemen içlerinden Murat abi atılarak ‘’o halde biz seni misafir edelim’’ diyor. Diğerleri de Evet, Evet biz seni misafir edelim diyerek Murat abiyi destekliyorlar. Onlar arabayla ben bisikletle Arpaçay’a varıyoruz. Ben Murat abinin evinde kalacağımı düşünürken benim rahat edebilmem için TEİAŞ’ın misafirhanesinde telefonla bana yer ayırttıklarını öğreniyorum. Akşam yemeğini birlikte yedikten sonra beni misafirhaneye bırakıyorlar. Ertesi sabah ise onlar erkenden işe gittikleri için onlarla vedalaşamadan Arpaçay’dan ayrılıp Kars Merkeze doğru yol alıyorum… Annemi özlüyorum Arpaçay ve Kars arasındaki 45 km’lik yol boyunca yine etrafta hiç ağaç göremiyorum. Bazı yerlerde ayçiçeği ve yulaf tarlaları olmasına rağmen bölge genel olarak çorak topraklar ve otlaklarla kaplı. Gökyüzünde uçuşan yırtıcı ve büyük kuşları görünce insan ister istemez ürperiyor. Bir de havanın soğuk ve yağmurlu olması benim işimi daha da zorlaştırıyor. Hele bir kendimi Kars’a atayım bir çaresine bakarız deyip pedal çevirmeye devam ediyorum. Tabelası olmayan bir köyden geçerken burnuma gelen taze tandır ekmeği kokusunu duyunca bisikletimi kokunun geldiği yöne doğru sürüyorum. Bir evin bahçesinde otları patosa vurup saman yapan baba ve oğlun yanında durarak taze ekmek kokusunun buralardan geldiğini ve nerede yapıldığını soruyorum. Onlar da kendi tandırlarını gösterip tandıra kadar bana eşlik ediyorlar. Evin hanımı tandırdan yeni çıkardığı taze ekmekten bana verirken evin kızı da ekmeğe katık yapmam için yoğurt getiriyor. Bana ikram edilen taze tandır ekmeği ve yoğurdu yerken bir kez daha annemi özlediğimi hissediyorum. Ben Muş’ta yaşarken annem de tandır ekmeği yapardı. Biz de babamla birlikte bir tas yoğurdu alır tandıra giderek annemin pişireceği ekmeğin çıkmasını beklerdik. Annem pişen ekmeği çıkarınca önce üfler üzerine yapışan közü ve külü temizler ardından ‘’alın bakayım elinizi yakmadan sıcak sıcak yiyin’’ derdi… Tandır ekmeğinin tadı bir başkadır. Ne kadar yerseniz rahatsız etmez. Bir de yanında yoğurt olunca en kral yemekten daha kraldır…
Sekreterlikten kovulurcasına dışarı çıkartılıyorum Yolda yemem için bana verilen tandır ekmeklerini bir poşete koyup çantama yerleştirdikten sonra tekrar demir atıma atlayıp yola devam ediyorum. İnişler, çıkışlar, tepeler derken yırtılan gökyüzünden yağan yağmurlarla birlikte Kars’a giriyorum. Şehir merkezlerinde her önünüze çıkan evin kapısını çalıp da ben tanrı misafiriyim deme ihtimaliniz çok düşüktür. Çünkü asayiş olaylarından dolayı güven sorunu vardır. Dilencisi ve dolandırıcısı çoktur. Kimse kolay kolay tanımadığı bir insanı evine almaz. Yağmurlu ve soğuk havada dışarıda kalmak hem sağlık açısından hem de güvenlik açısından iyi olmayacağı için köylerde ağanın, ilçelerde kaymakamın, il merkezlerinde ise valiliklerin misafiri olursunuz. Çünkü onlar kucaklarını daha geniş açabilirler, söz sahibidirler ve onların misafirperverliği halkının misafirperverliğini yansıtır. Ülkemiz dahil her devlette yurtdışından kaçak yollarla giriş yapan mültecilere bile sıcak bir çorba ve yatacak yer imkanı sağlanır… Ben de bu yağmurlu ve soğuk havada sığınabileceğim bir yer bulmaları için Kars Valiliğine gidiyorum. Durumumu oradakilere anlatıp bana yardımcı olmalarını istiyorum. Kars Valisi izinde olduğu için beni onun yerine bakan Vali Yardımcısına yönlendiriyorlar. Sekreterliğe gidip durumumu açıklayan bir yazı yazıyorum onlar da vali vekiline yazdığım yazıyı iletiyorlar. Ancak Vali Vekili ‘’ben bir şey yapamam ne hali varsa görsün’’ tarzında bir emir verdiği için sekreterlikten kovulurcasına dışarı çıkartılıyorum. Ben de Basın Halkla İlişkiler Müdürü Seyit Müçteba Erdem’e gidip başımdan geçenleri anlatıyorum. Bu defa Seyit Bey, Vali Vekiliyle görüşüyor. O da olumsuz bir yanıt alınca çaresiz oradan ayrılmak için ayağa kalkıyorum. Bu sırada Seyit Bey, ‘’Dur bir dakika, ben kendim sana yardımcı olacağım’’ deyip DSİ’nin misafirhanesinde bir gecelik yer ayırtıyor. Fakat o saatten sonra beni sarayda bile yatırsalar kabul etmek istemiyorum. Ancak Seyit Beyin iyi niyeti ve ısrarından sonra o geceyi DSİ’nin misafirhanesinde geçiriyorum. Ertesi gün yağmur şiddetini arttırarak devam ettiği için yine gidecek yerim yok ve kalacak yer sorunu yaşıyorum. Ne yapacağım diye kara kara düşünürken aklıma Gençlik Spor Genel Müdürlüğü Gençlik Daire Başkanı Adnan Gül geliyor. Onların hemen hemen her ilde misafirhaneleri olduğu için bana daha önce defalarca; ‘’gideceğin yerlerde bir evin var, bize önceden söyle sen gitmeden yerini ayıralım’’ demişlerdi. Ama ben planlı, programlı, kalacak yerimin belli olduğu bir yolculuk yapmak istemediğimden dolayı bunu kabul etmemiştim. Son çare Adnan Gül’ü arayarak Kars’ta yaşadıklarımı anlatıyorum. Bana kızarak neden önceden haber vermediğimi söylüyor. Daha sonra Kars Gençlik Spor İl Müdürü Gürsel Polat’a talimat verip beni Kars’’taki sporcu öğrencilerin kaldığı bir yurda yerleştiriyorlar… Kars’ta kaldığım üç gün boyunca yağmur bir dakika olsun durmuyor ve ben adamakıllı ne dışarı çıkıp çekim yapabiliyorum ne de yoluma devam edebiliyorum. Üçüncü gün hava biraz açınca eşyalarımı toplayıp şehir merkezine gidiyorum. Kars kalesi ve çevresinde biraz çekim yaptıktan sonra 135 km uzaklıkta olan Iğdır’a gitmek üzere yola çıkıyorum.
Rüzgar yüzümü bıçak gibi kesiyor, parmaklarımı hohlayarak ısıtmaya çalışıyorum İstanbul’dan yola çıktığım günden beri gün içerisinde en fazla 90 km yol gidiyordum. Ancak bugün 135 km yol gideceğim ve ilk 15 km. kesintisiz rampa tırmanmak zorundayım. Bu rampayı aştıktan sonra Iğdır’a kadar yokuş aşağı ineceğim söylenmişti. Eğer yollar anlatıldığı gibiyse 135 km’yi dinlenerek ve fotoğraf çekerek saatte 20 km ortalama hızla akşama kadar tamamlayabilirim. O halde haydi Bismillah deyip bisikletimin pedallarını çeviriyorum. Fakat daha 5 km gitmeden yağmur serpiştirmeye başlıyor. Bugün kar bile yağsa bu yolu bitirmeye kararlıyım ve yağmurluğumu giyinerek en zor kısım olan 15 km’lik rampayı tırmanıyorum. Yağmurluk su geçirmemesine rağmen sırılsıklam oluyorum. Çünkü yoğun bir efor sarf ettiğim için sürekli terliyorum ve bu ter dışarı çıkamayınca doğal olarak beni ıslatıyor. Neyse ki zirveye ulaştığımda yağmur diniyor. Yağmurluğumu çıkarıp ıslak elbiselerimi değiştirdikten sonra yokuş aşağı pedal çevirmeden inişe geçiyorum. Hava o kadar soğuk ki, rüzgar yüzümü bıçak gibi kesiyor. Bisiklet üzerindeyken üşüyen parmaklarımı ise ağzıma götürüp hohlayarak ısıtmaya çalışıyorum. Bu şekilde yola devam ederken önümdeki sis bulutlarını ve yağmuru görünce tekrar yağmurluğumu giyiniyorum. Beş dakika sonra ise önümdeki sis bulutları ve yağmurun içinde buluyorum kendimi. Yağmur o kadar şiddetli yağıyor ki parmaklarımın üzerine sert inişler yapan yağmur damlaları canımı acıtmaya başlıyor. Bufflarımdan iki tanesini elime ve parmaklarıma sarıp korunmaya çalışıyorum. Yağan yağmur yetmezmiş gibi bir de sis olunca görüş alanı 10 metreye kadar düşüyor. Gözlüğü çıkarsam gözlerimi açamayacağım, gözlüğümde araba camlarındaki gibi silecek de yok yağmur damlalarını sileyim bu yüzden görüş alanım daha da daralıyor. Dağ başında sığınabilecek ne büyük bir kaya ne de bir köy var, olsa bile sisten hiçbir şey görünmüyor. Gözü kapalı aşağı inerken bir çukura sert bir giriş yapıp yalpalıyorum. Gidon hakimiyetini zar zor sağlayıp frenlere yavaşça basarak duruyorum. Bisikletten inip arka tekere baktığımda ise patladığını görüyorum. Bütün aksilikler üst üste gelince bir bu eksikti o da oldu. Yağmur altında patlağı bulmaya çalışmak, onu yamalamak vs uğraşmak en az yarım saatimi alır. Bu nedenle yeni bir iç lastik takıp yola devam ediyorum. Biraz sonra arkamdan gelen traktör beni sollayınca göremediğim yoldan çıkmamak için Kars’ın Digor ilçesine kadar traktörü takip ediyorum. İlçe merkezine vardığımda karşıma çıkan ilk kahvehaneye giriyorum. O halde içeri girince bütün herkes dönüp bana bakıyor. Hemen kahvehanenin ortasında yanan odun sobasının başına gidip herkesin gözü önünde üzerimdeki ıslak elbiseleri, ayakkabılarımı ve çoraplarımı değiştiriyorum. Kahvehanecinin getirdiği ilk çayla içimi ısıtıyorum ikinci çayla ise öğrenci yurdunda bana verilen ekmek arası sandviçi yiyorum. Etrafımda toplanan meraklı kalabalığın sorularına cevap verdikten sonra tekrar bisiklete binip yola çıkıyorum. Digor’u yaklaşık 10 km geçince yağmur şiddetini azaltıp sis çekiliyor. Sol tarafımda kalan Ermenistan dağlarını ve köylerini izleyerek Iğdır’ın Tuzluca ilçesini de geçip akşam ezanında Iğdır Merkez’e varıyorum.
Yedisinden yetmişine herkesin bisiklet kullandığı şehir Iğdır il sınırlarına girdikten itibaren görmeye başladığım ağaçlar bana biraz huzur veriyor. Zaten Iğdır’ın bir diğer ismi de Yeşil Iğdır’dır. Halkın geçim kaynağı büyük ölçüde tarıma dayanıyor. Aras Nehrinin suladığı Iğdır Ovasında genel olarak kayısı, elma, şeker pancarı, pamuk, karpuz ve domates gibi çeşitli sebze ve meyveler yetiştiriliyor. Ermenistan, Nahçıvan ve İran’la sınır komşusu olan Iğdır, dünyada üç ülkeyle sınırı olan tek şehirdir. Hatta il nüfusunun çoğunluğu Türkler, Kürtler ve Azerilerden oluşuyor. Havanın açık olduğu günlerde Ağrı Dağı Iğdır’ın her yerinden rahatlıkla görülebilir. Ancak orada kaldığım sürece açık havaya denk gelmediğim için ben bunu göremiyorum. Türkiye’de Konya’dan sonra bisiklet kullanımının en yoğun olduğu şehir de Iğdır’dır. Halk bisikleti bir ulaşım aracı olarak kullanmanın bilincine yıllar öncesinden varmış. Sokaklarda yedisinden yetmişine herkesin altında bisiklet görebilirsiniz. Ancak bisiklet yollarının olmayışı şehrin en büyük eksikliklerinden biridir. Ayrıca Türkiye’deki en iyi bisiklet firması olan Delta Bisiklet de burada doğmuştur…
İbrahim amcanın bisiklet sevdası Türkiye’nin gurur duyduğu bir markayı doğuruyor İki gün önce bana kışlık malzemeler göndermesi için Delta Bisiklet’ten Ulaş Baydar’la görüştüğümde, ailesinin hala Iğdır’da yaşadığını ve oraya gittiğimde mutlaka abisini ve babasını görmemi söylemişti. Ben de Iğdır’a varır varmaz Ulaş’ın abisi Selam Baydar’ı arıyorum. Selam abi önce yorgunluğumu atmam için bir bardak çay ısmarlıyor ardından bir lokantaya götürüp iki buçuk porsiyon döner yediriyor. Evet, yanlış duymadınız iki buçuk porsiyon döner yiyorum. Sabah kahvaltısından sonra öğle vakti sandviç yemiştim. Bunun üzerine 135 km çileli bir yolculuktan sonra iki buçuk porsiyon döner az bile geliyor. Akşam evde sıcak bir duş alıp dinleniyorum. Ertesi gün Selam abinin oğlu Murat’la bisikletlerimize binip Iğdır’ı geziyoruz. Murat henüz ilköğretim öğrencisi ve bisiklete nasıl binilmesi gerektiğini aileden öğrendiği için kaskını ve kıyafetlerini giyinmeden bisiklete binmiyor. Murat öğlene kadar beni Iğdır’da gezdirdikten sonra okula gidiyor. Ben de Delta Bisiklet’in doğduğu dükkana gidip orada Ulaş’ın babası İbrahim amcayla tanışıyorum. İbrahim amca yetmişli yaşlarında fakat hala bisikletle eve gidip geliyor. Ailenin bisiklet sevdası aslında ondan kaynaklanıyor. Bundan 50 yıl öncesine kadar bisiklet binen İbrahim amca, Iğdır’da bisiklet dükkanı açan ilk kişi. Ondaki bu sevda çocuklarına da bulaşınca ailenin neredeyse hepsi bisikletçi oluyor. Iğdır’dan sonra ilk şubeyi Ankara’da açıyorlar ardından İstanbul’da ve daha sonra Türkiye’nin birçok ilinde bayilikler vermeye başlıyorlar. Benim de şu an bindiğim, Avrupa standartlarında üretilen ve birçok dünya markası kalitesinde olan Geotech’i üretiyorlar. Bu markayı dünyanın en büyük bisiklet fuarlarından biri olan Euro Bike ve IFMA fuarlarında sergileyerek Türkiye’yi temsil eden tek firma oluyorlar. İbrahim amcanın bisiklet sevdasıyla başlayan bu hikaye Delta Bisikletin başarılarıyla Türkiye için bir gurur kaynağı oluyor…
Iğdır’da kaldığım süre boyunca Baydar ailesi beni diğer çocuklarından ayırt etmiyor. Selam abi bisikletime bakım yapıp ihtiyacım olan bütün malzemeleri kışlıklarımla birlikte tamamlarken Selam abinin eşi ise börekler, pastalar ve sıcak ev yemekler yapıp karnımı doyuruyor. Iğdır’da öğretmenlik yapan lise arkadaşlarım Ajda ve Murat’la da görüşme fırsatı buluyorum. Onlarla da lise yıllarımızı anıp uzun sohbetler ediyoruz ve Iğdır’daki son geceyi de Murat’ın evinde geçirdikten sonra ertesi gün kışlıklarımı giyinip Ağrı’nın Doğu Bayazıt ilçesine doğru pedal çeviriyorum…
|




























