| Yol hikayeleri 16. ve 17. hafta |
| Pazartesi, 10 Ocak 2011 03:25 |
|
Gitme Hasan, öldürürler seni! ‘’Gitme Hasan, öldürüler seni, aç kalırsın, bir daha çıkamazsın o bölgeden!’’ Gözlerinde inanılmaz bir korku vardı. Acıyarak bakıyordu bana. Gideceğim yerleri düşündükçe bu sözler nefretle çıkıyordu onun ağzından. Sık sık ölüme gittiğimi tekrarlıyordu. Sonra sesi kısılmaya başladı ve bir süre sonra benden umudunu kesip sessizce ölüm haberimi beklemeye başladı… O susmuştu ama sesi hala kulaklarımda çınlıyordu. ‘’Gitme Hasan, öldürürler seni’’ İnsan eti yiyen, yamyamların yaşadığı, kendilerine benzemeyen herkesi parçalayıp yedikleri bir bölgeye gideceğimi düşünüyordu. Korkuyordu, çünkü orayı hiç görmemişti, acıyordu çünkü korkularının esiriydi, nefret ediyordu çünkü başka bir dünyada yaşıyordu… Bu ses, bana gelen bazı maillerin kafamda vücut bulmuş haliydi. Van il sınırlarına girdiğimden beri sürekli kulaklarımda çınlıyordu. Başkale’den çıkıp Hakkari yoluna girdiğimde ise bu sesin şiddeti kulaklarımı sağır ediyordu. Duymak istemiyordum onu, gerçek değildi söyledikleri. Gerçek olan tek şey vardı o da; Türkiye’nin Türkiye’ye en uzak olan noktasına gittiğimdi…
Fotoğraflarını çekmek istediğimde birden tedirgin oluyorlar! Gökyüzündeki bulut kümeleri hemen tepemin üzerindeler. Elimi uzatsam dokunacak gibiyim. Etrafımdaki yüksek dağların arasından Zap vadisine doğru ilerliyorum. Sol tarafımda sessizce akan Zap suyu Hakkari’ye kadar bana eşlik edeceğini fısıldıyor. Birkaç km ilerde İran köyleri görünüyor. Yollar çok sakin 10 dakikada bir tek tük geçen araçlar dışında kimseler yok. Zap suyunun çevresinde uzak mesafelerde tabelası bile olmayan köylerle karşılaşıyorum bazen. Hava soğuk, ellerim üşüyor. Giyindiğim kışlık kıyafetler beni soğuktan korumaya çalışıyor. Rakım yüksek ondandır diyorum. Fakat dağların zirveleri beyaza bürünmüş bile. Kış erken geliyor yüksek kesimlere… 15 Km sonra karşıma bir köy çıkıyor, yol kenarında beni meraklı gözlerle izleyen iki genç karşılıyor. Onlara yaklaştığımda el işaretleriyle durmamı istiyorlar. Yanlarında durup ‘’Selamün Aleyküm’’ diyorum. Çok da fazla şaşırmıyorlar. ‘’Nereye gidiyorsun? Gel otur bir çay içelim’’ diyorlar. Memnuniyetle kabul ediyorum. İçlerinde evi en yakın olan Murat’ın evine gidiyoruz. Biz Burhan’la kapıda beklerken Murat oturmamız için içerden iskemleler getiriyor. Beş dakika sonra çaylar da geliyor. Sanki her an misafir gelecekmiş gibi hazırdır çayları… Gözlerinde bir yabancıyla oturup sohbet etmenin sevincini görüyorum. Heyecanlılar, hem dinlemek hem de anlatmak istiyorlar. İkisi de liseyi yeni bitirmiş. Şu an köylerinde gündelik işlerde çalışıyorlar. Benim bisikletle neden gezdiğime hala bir anlam veremiyorlar. Fotoğraflarını çekmek istediğimde ise birden tedirgin oluyorlar. Gözlerindeki o ışık sönüp yerini şüpheye bırakıyor. Çünkü alışık değiller, hiç tanımadıkları birisi neden fotoğraflarını çeksin? Onların bu isteksizliğini görünce fotoğraf çekmekten vazgeçiyorum. Çayımdan son bir yudum aldıktan sonra eldivenlerimi takıp bisikletime binerek rehberimi (Zap suyu) takip ediyorum.
Çıkılmayı bekleyen bir labirentin tam ortasındayım! Su, eğim olmayan yerlerde durağandır, eğer bir akıntı varsa orada eğim vardır. Ben de Zap suyunu akış yönüne doğru takip ettiğimden dolayı pedal çevirmek çok kolay ve saatteki hızım 25 km nin altına düşmüyor. Hakkari İl Sınırı tabelasının önüne geldiğimde içimde garip bir heyecan hissetmeye başlıyorum. Etrafımda sanki özenle yontulup duvar gibi dümdüz hale getirilmiş yüksek kayalar var. Çıkılmayı bekleyen bir labirentin tam ortasındayım, sadece gökyüzünü görebiliyorum. Yapa yalnızım hiç kimseler yok. Telefonuma baktığımda şebekenin çekmediğini görüyorum. Biraz tedirgin oluyorum ancak içimde zerre kadar korku yok. Aksine bu durum daha çok hoşuma gidiyor ve avazım çıktığı kadar bağırıyorum; ‘’Öözgürlüüüüükk’’ sesim sert kayalara çarparak yankı yapıyor. Sonra boş yolda ellerimi yana doğru açıp başımı gökyüzüne doğru çeviriyorum. Birkaç saniye gözlerimi kapadıktan sonra derin bir nefes alıp tekrar bisikletimin gidonunu tutarak pedal çevirmeye devam ediyorum. Önüme yine tabelası olmayan isimsiz köyler çıkıyor. Karadeniz’deki gibi bu köylerde kahvehaneye yok, arkamdan beni kovalayan köpekler de yok. Evlerinin önünde oturan kadınlar ve çocuklar şaşkınlıkla beni izlemekle yetiniyorlar. Bir evin önünde durduğumda yanıma on yaşlarında bir çocuk yaklaşarak ‘’bisikletin çok güzel’’ diyor. ‘’Eğer büyük ve ağır olmasaydı sana verirdim bir tur atardın’’ diyorum, çocuk gülümsüyor. Mataralarımı verip bana su doldurmasını istiyorum. Çocuk bir çırpıda eve koşup mataralarımı annesine veriyor. Biraz sonra su dolu mataralarla geri dönüyor. Adın ne diye sorduğumda bana ‘’Egit’’ diyor. Buralarda ‘’A’’ ‘’E’’ diye okunur…
‘’Anam dedi ki git bu ekmeği o adama ver dedi’’ 10 km sonra bir başka isimsiz köyden daha geçiyorum. Bu köy de Zap suyunun diğer tarafında. Asma köprülerle karşıdan karşıya geçiliyor. Top oynayan çocuklar beni gördüklerinde oyunlarını bırakıp uzaktan el sallıyorlar, ben de bisikletimden inmeden onlara el sallıyorum. İçine girdiğim labirent bazen daralıp bazen genişliyor. Yollar hep aşağı doğru eğimli ve ben yüksek dağların ihtişamını izleyerek pedal çeviriyorum. Karşıma önceki köylere oranla biraz daha büyük bir köy çıkıyor. Yol da köyün tam ortasından geçiyor. Bu köyü diğerlerinden farklı kılan bir özellik daha var. O da; bir evin odasının küçük bir bakkala dönüştürülmesi. Bakkalın önünde küçük çocuklar top oynarken büyükleri de onları izliyor. Evin bahçesinde de dumanı tüten bir tandır var. O anda canım tandır ekmeği çekiyor. Hemen yanlarına gidip selam veriyorum. Oradaki çocuklar dahil herkes elimi tek tek sıkıp hoş geldin diyorlar. Ben bisikletimden inip büyüklerle birlikte bakkalın önünde otururken, çocuklar ise top oynamayı bırakıp bisikletimi incelemeye başlıyorlar… Bakkal Serhat, köy koruculuğu yaparken evinin bir odasını da bakkal yaptığını anlatmaya başlıyor. Hakkari merkezden ufak tefek mutfak malzemeleri, çocuklar için de bisküvi ve gofret getirip sattığını söylüyor. Beş dakika sonra bir çocuk elinde kocaman bir tandır ekmeğiyle yanımıza yaklaşarak; ‘’Anam dedi ki git bu ekmeği o adama ver dedi’’ diyerek minik elleriyle uzatıyor mis gibi kokan sıcak ekmeği. Sonra arkasını dönüp koşarak uzaklaşıyor… Tandırda ekmek pişirilirken fotoğraf çekmenin iyi bir fikir olduğunu düşünerek Serhat’tan fotoğraf çekmek için izin istiyorum. Ancak fotoğraf deyince onun da bir anda yüz ifadesi değişiyor ve ‘’Boş ver, fotoğraf çekip ne yapacaksın?’’ diyor. Neyse çekmeyelim o halde deyip bana verilen sıcak tandır ekmeğinin yarısını yiyip, yarısını da çantama koyduktan sonra Serhat’a teşekkür ederek yola devam ediyorum.
Devrimci Gençlik Köprüsü Artık Hakkari’ye varmak üzereyim. Yolda usulca bisikletimin üzerinde ilerlerken Zap suyunun üzerinde yeni kurulduğu belli olan bir köprü dikkatimi çekiyor. Biraz daha yaklaştığımda köprünün isminin Devrimci Gençlik Köprüsü olduğunu görüyorum. Normal sıradan bir köprü olduğunu düşünüyorum ancak hikayesini sonradan öğrendiğimde hiçte öyle olmadığını anlıyorum. Yıl 1969 Hakkari’de geçit vermez Zap suyu canlar almaya devam ederken, İstanbul Boğazı’na ilk köprüyü yapma çalışmaları başlamıştır. 68 gençliği içinden bir grup üniversite öğrencisi, ülkenin doğusu ile batısına eşit yatırım yapılması yaklaşımıyla İstanbul Boğaz Köprüsü’nün yapımına karsı çıkarlar ve Zap suyunun üzerine bir köprü yapmak için Hakkari’ye giderler. Orada 70 genç 22 günde çelik halatlar üzerinde tahta bir köprü yaparlar. Aradan 30 yıl geçer kimliği belirsiz kişilerce bu köprü yıkılır ve bölge halkı mağdur bırakılır. 2010 yılında ise yazar Cezmi Ersöz ve bazı sanatçıların girişimleri sonucu Barışa Köprü olması amacıyla yeniden yapılıp halkın hizmetine sunulmuş… Kartal yuvasında şıklık ve zarafet! Hakkari girişindeki polis kontrol noktasında kimlik kontrolüm yapılıyor. Sonra yüksek dağların arasındaki kartal yuvasını andıran şehir merkezine doğru tırmanışa başlıyorum. Yaklaşık sekiz kilometrelik bir tırmanışın ardından hava kararmak üzereyken kartal yuvasına varıyorum. Burada gazeteci arkadaşım Yılmaz Kazandıoğlu beni karşılıyor. Onunla birlikte akşam yemeğini yiyip Hakkari’de nasıl bir program yapacağımızı konuşuyoruz. İlk iki gün Yılmaz’ın misafiri oluyorum bir gece de lise arkadaşlarım Ali Ümit ve Nazlı’da kalıyorum. Hakkari’de özellikle düğün çekimi yapmak istiyorum. Bunu Yılmazla konuştuğumda bu hafta bir arkadaşının düğünü olacağını ve ondan çekim yapmak için izin isteyeceğini söylüyor. Sabırsızlıkla düğün sahibinden gelecek olan izini bekliyorum. Nihayet Yılmaz’dan müjdeli haber gelince düğün evine gidip çekimler yapmaya başlıyorum. Hakkari’de düğünler düğün salonunda başlayıp düğün salonunda bitmez. Düğünler iki gün hem damat evinde hem de gelin evinde düzenlenen değişik eğlence programlarıyla yapılır. Bu günün önemine binaen davetliler en güzel elbiselerini giyerler, genç kızlar ve kadınlar şıklığı ve estetik görünüşüyle dikkat çekici yöresel kıyafetleri giyerler. Başa takılan rengarenk püsküllerle süslenmiş kesrevanlar, ayak bileklerine kadar uzanan kıras ve fistanlar, kollara dolanan levendiler, ince bellere takılan gümüş kemerler ve diğer aksesuarlarla yöre kültürünün ve yaşamının en renkli örnekleri sergilenir. Düğünler renkli, hareketli ve geniş katılımlı olur. Gelen davetlilere yer sofraları serilir ve yöresel yemekler ikram edilir. Misafirperverliğin en güzel örnekleri gösterilir… Hakkari’den ayrılıp Şırnak’a geçme vakti geldiğinde arkadaşlarımla vedalaşıp kendimi kartal yuvasından aşağı doğru salıyorum. Bir saatte çıktığım sekiz kilometrelik yokuşu 10 dakikada iniyorum. Polis kontrol noktasında görev yapan polisler bana çay ısmarlamak istiyorlar, onlarla birlikte oturup bir süre sohbet edip çaylarımızı içtikten sonra bisikletime binerek yine Zap suyunu takip etmeye başlıyorum.
Askerler benden kimlik sormuyorlar ama ismimle hitap ediyorlar! Haritama baktığımda eğer Üzümcü beldesinden Şırnak’a geçersem yolu 20 km kısaltacağımı görüyorum. Bu yolu kullanarak gitmeye karar veriyorum ancak Üzümcü beldesine vardığımda verdiğim kararın yanlış olduğunu anlıyorum. Çünkü haritada görünen bu yol devlet yolu değil, stabilize toprak bir yol. Şayet bu yolu kullanırsam 20 km kısaldığı için erken gitmem, aksine yolu en az 80 km kadar uzatmış olurum. Hemen karar değiştirip Köprülü’den gitmek üzere pedallara asılıyorum. Köprülüye vardığımda Jandarma kontrol noktasında beni askerler karşılıyor. Önceki kontrollerden çok farklı bir durumla karşılaşıyorum. Askerler benden kimlik sormuyorlar ama bana ismimle hitap ediyorlar. Yolların güvenli olduğunu, gönül rahatlığıyla yoluma devam edebileceğimi söyleyip beni yolcu ediyorlar. Askerlerle ve Zap suyuyla vedalaşıp 2470 metre rakımlı Çığlı geçidini tırmanışa başlıyorum. Başkale’den beri sol tarafımda bana eşlik eden Zap suyu artık yok. Bu defa solumda Irak sınırı ve Irak dağları var. Kısa molalarla tırmanışıma devam ederken etrafımdaki muazzam dağların büyüsüne kapılıyorum... Biraz sonra önümde bir otomobil duruyor ve içinden bir adam inerek; ‘’Hadi bisikleti arabanın bagajına bindirelim seni gideceğin yere kadar götüreyim’’ diyor. ‘’Hayır abi, ben böyle devam edeceğim’’ diyorum ama ısrarla beni arabasıyla götürmek istiyor. Benim inadım onun inadını yenince ısrar etmekten vazgeçiyor. ‘’O halde Çığlı’dan aşağı indiğinde Ortaköy var. Seni orada bekleyeceğim bu akşam benim misafirim olacaksın’’ diyor. Adamın iyi niyetli olduğu yüzündeki ifadeden anlaşılabiliyor. Zaten Çığlı’yı geçene kadar karanlığa kalmış olacağım. Bu adamın misafiri olmaktan başka bir alternatifim olmadığı için teklifini kabul ediyorum… Var gücümle bisikletimin pedallarını çeviriyorum, bugüne kadar kaç dağ, kaç rampa tırmandım hatırlamıyorum bile. Sanırım alıştım artık tırmanışlara… Çığlı’ya varana kadar iki tane Jandarma kontrol noktasından daha geçiyorum. Buralarda da bana ismimle hitap ediliyor. Bölgede kuş uçsa haberleri oluyor… Zirvedeki Jandarmaya Ortaköy’de falanca kişinin evinde kalacağımı söylüyorum. Onlar da Ortaköy’deki jandarmayı arayıp benim köyde kimin evinde kalacağımın bilgisini veriyorlar…
Benim için tavuklarını kesiyorlar! Hava kararmaya başladığında ben hala Çığlı geçidinden aşağı iniyordum. Yolda arka tekerim patladığı için biraz oyalanmıştım. Neyse köye vardığımda yol kenarında beni Sadık abi karşılıyor. Birlikte onun evine gidiyoruz. Önce bisikletimi ahıra götürüp oradaki küçük bir odaya bırakıyoruz ardından evin önündeki çeşmede elimi, yüzümü ve ayaklarımı yıkayıp içeri geçiyoruz. Eve girişimizde büyük ve yerde halı olmayan bir holden geçiyoruz, holün sonundaki sağ kapıda ayakkabılarımızı çıkarıp odaya giriyoruz. Odada yerdeki mindere bağdaş kurarak oturan yetmiş yaşlarında bir amca var. İçeri girdiğimizde yaşlı amca başından sarkan sarığı bir eliyle omuzlarından arkasına atıyor sonra diğer eliyle yerden güç alıp ayağa kalkmaya çalışıyor. Onun ayağa kalmasını önlemek için hızla yanına gidip önce elini sıkıyorum sonra yerinden kalkmaması için diğer elimle kolunu tutup aşağı doğru baskı yapıyorum. - Hoş geldin, başımın üzerine geldin. - Hoş bulduk amca, Allah razı olsun. - Nasılsın, iyi misin? - Şükürler olsun, sizin gibi insanlarla tanıştıkça daha da iyi oluyorum. - Sen şimdi burada bizim misafirimizsin. Düşmanın bile gelse bizi ezmeden sana dokunamaz haberin ola. - Eyvallah amca… Biz otururken evin diğer sakinleri de sofrayı hazırlıyorlar. Yere serilen sofrada tavuk yahnisi, bulgur pilavı, yoğurt ve bal var. Sadık abi tavuk yahnisini işaret ederek; ‘’Et tazedir, senin için kestik’’ diyor. Onların bu ilgisi utandırıyor beni… Yemekten sonra çay ve meyveler geliyor akşam ona kadar sohbet ediyoruz. Yatma vakti geldiğinde ise beni misafir odasına götürüyorlar. Yere serilen döşek ve üzerine bırakılan simli, kalın yorganı göstererek burada uyuyabilirsin diyerek odadan çıkıyorlar… Kimse fotoğraf çekilmek istemiyor! Sabah saat 07:00’da uyanıp kahvaltımızı yapıyoruz. Birlikte fotoğraf çekilelim dediğimde onlar da diğerleri gibi ‘’gerek yok’’ diyerek kabul etmiyorlar. Aslında buradaki insanların fotoğraf çektirmemelerinin haklı nedenleri var. Tamam misafir kim olursa olsun en iyi şekilde ağırlarlar ancak kim olduğunu bilmezler, fotoğrafların ne amaçla kullanılacağını kestiremezler. Çünkü bugüne kadar çekilen fotoğrafları gazetelerde ve televizyonlarda terör olayları anlatılırken kullanıldı. Onlar da artık bölgenin terörle anılmasından bıkmışlar. Anlatılacak o kadar çok şey varken, görülmesi gereken o kadar güzellik varken hep terör olaylarıyla gündeme geldiler. İşte bu nedenlerden dolayı fotoğraf çekilmesini istemiyorlar…
Karşımda Cudi, arkamda Kato, yamacın arkasında ise Besler Dereler Beni misafir eden Sadık abi ve ailesiyle vedalaşıp Şırnak Merkez’e doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Bazen vadilerden geçiyorum bazen de, ormanlık alanlardan. Karşıma çıkan her köyde kolumdan tutup çekercesine çay içmeye davet ediliyorum. Yollarda kömür madeni çıkarılan ocaklarla karşılaşıyorum. Kimi zaman kömür yüklü uzun tırlarla yarışıyorum, kimi zaman da bir kayanın dibinde oturup muhteşem manzarayı seyrediyorum. Şenoba’yı geçip Merkez’e yaklaştığımda ise artık bu bölgenin hafızamda kalan haritası gözümde canlanmaya başlıyor. İşte burası Kuyutepe, Karşıda Cudi Dağı, arkadamda Kato Dağı, şu yamacın arkasında Bestler Dereler…
O an içimde bir ateş parçası kopuyor, kalbim acıyor! Evet, askerliğimi burada yapmıştım. Birazdan askerlik yaptığım birliğin önünden geçeceğim. İçimde garip bir heyecan var. En son 2010 Nisan ayında bir asker olarak buradaydım. Fakat şimdi sivil bir vatandaş olarak geçeceğim bu bölgeden… Komutanlarım ve asker arkadaşlarımın bir kısmı hala oradaydılar. Gitmişken onları da ziyaret edecektim. Birliğime yaklaştıkça kalp atışlarımın ritmi de gittikçe artıyor. Nöbet tuğum nöbet kulelerini görünce de askerlik anılarım bir film şeridi gibi gözümün önünden akmaya başlıyor. Sonra bölük komutanım Şehit Jandarma Yüzbaşı Levent Çetinkaya’nın sesini duyar gibi oluyorum. O an da içimden bir ateş parçası kopuyor, kalbim acıyor… Ben terhis olduktan birkaç hafta sonra altı ay boyunca korumalığını yaptığım sivil askeri araç saldırıya uğramış, Levent yüzbaşı şehit olurken iki arkadaşım da yaralanmıştı. Bu haberi duyduğumda beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Şanslıydım. O aracın içinde ben de olabilirdim ama dağ gibi koca yürekli bir adamı yitirmiştik… Terhis olduğumda vedalaşamamıştım onunla, içimde bir ukte kalmıştı. Şehadetini öğrendikten sonra aylarca aklımdan çıkmadı. Bir gece rüyama girdi. ‘’Çok güzel bir iş yapıyorsun Hasan, seninle vedalaşamadık ama hakkımı helal ediyorum sana’’ dedi. Rahatlamıştım biraz ama ateş düştüğü yeri yakıyor hala… O sesi duyunca gözlerim kapandı, gevşedim, bulutların üzerinde uçuyordum sanki! Birliğime gidip komutanlarımı ve arkadaşlarımı ziyaret ediyorum. Onlarla hasret giderip biraz sohbet ettikten sonra Şırnak Merkez’e geçiyorum. Burada da altı yıldır tanıdığım gazeteci arkadaşım Cafer Balık ile görüşüyoruz. Bana; ‘’Hasan senin çılgın olduğunu biliyordum ama bu kadarını da beklemiyordum’’ diyor. Ben burada askerken bir gün tesadüfen Cafer abiyle çarşıda karşılaştık. Normalde uzun zamandır birbirlerini görmeyen insanlar ilk karşılaştıklarında hal hatır sorarlar ama bizimkisi öyle olmadı. ‘’Cafer abi’’ dedim, ‘’Hasan’’ dedi. Hemen Cafer abinin boynuna atladım ama sarılmak için değil, boynundaki fotoğraf makinasını almak için. Makinayı alır almaz seri çekim moduna ayarlayıp kulağıma yanaştırarak deklanşöre dokunmaya başladım. O an deklanşörden çıkan sesle kendimden geçtim şak şak şak şak şak şak şak… Nasıl da özlemişim bu sesi, o sesi duyunca gözlerim kapandı, gevşedim, gülümsedim bulutların üzerinde uçuyordum sanki… Cafer abi de şaşkınlıkla beni izleyip kahkahalara boğulmuştu… Önemli olan ayrıştırıcı yönleriyle değil, birleştirici yönleriyle bakabilmektir. Şırnak’ta üç gün kaldım ve ilk defa sivil vatandaş olarak geziyordum. Meydanda Cudi Dağı’nı gören kahvehanede oturup saatlerce Cudiyi izledim. Hakkari’yi Şırnak’ı, insanlarını düşündüm. Bu bölge ve halkı için oluşan önyargının nasıl da zihinleri zehirlediğini düşündüm… Olayı nereye çekerseniz çekin, önyargı gerçeği hep saklar. Dili, dini, ırkı, mezhebi, kimliği ne olursa olsun herkesin çok rahat bir şekilde bu bölgelerde gezebileceğinin artık bilinmesi gerekiyor. Bu ülke doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi hiç fark etmiyor kültürler ve yaşam tarzları farklı olabilir ancak birleştirici yönleri daha fazladır. Önemli olan ayrıştırıcı yönleriyle değil birleştirici yönleriyle bakabilmektir. İşte o zaman önyargılar kırılır, işte o zaman insanlar birbirlerini daha çok sever ve sahiplenir…
Kömür işçileriyle öğle yemeği Türkiye’de sadece Zonguldak’ta kömür çıkarılmadığını biliyor muydunuz? Cudi Dağı’nın altından her gün binlerce ton kömür çıkartılıyor. Bölgede altın değerinde görülen Şırnak kömürü, yoksul halkın en büyük ekmek kapısı. Köyden göç edenler için en önemli kazanç kapısı olan kömür ocaklarında binlerce insan geçimini sağlıyor. Başta Doğu ve Güneydoğu olmak üzere birçok bölge Şırnak kömürüyle ısınıyor. Şırnak’ın birkaç kilometre bitişiğindeki Irak petrol zengini bir ülkeyken hemen yanı başında bulunan ülkemizde neden petrol olmasın? Cudi Dağı’nın altında bir petrol denizinin olduğu yıllardır söyleniyor. Ancak açılan kuyular beton dökülerek kapatılmış ve bu bölgeden petrol çıkarılmasına izin verilmiyor. Zaten kömür petrolün katılaşmış halidir… Dünyada yer altı zenginliğinin ve işsizliğin buradaki kadar çok fazla olduğu başka bir bölge var mıdır? Şehir merkezinden Cizre’ye giderken yol kenarlarında üst üste yığılmış kömür tepeleri görüyorum. Özel şirketlerin maden ocaklarından çıkarılan kömürler buralarda kamyonlara yüklenerek dağıtılıyor. Öğle saatlerinde kömür işçilerini yemek molasında yakalıyorum. Onlarla birlikte otlu peynir yiyip çay içiyoruz. Hepsi yıllardır kömür işinde çalışıyorlar. Cudi dağını göstererek; ‘’bu gördüğün dağın sadece üstünde taş ve toprak var altı tamamen petrol ve kömürdür’’ diyerek şöyle devam ediyorlar: Eğer bu madenlerin çıkarılmasına izin verilirse, herkesin çalışabileceği bir ekmek kapısı olursa bölgemiz daha fazla huzurlu bir hale gelir. Ancak şu an bir rant kavgası var. Maden ocaklarını özel şirketlerin değil devletin işletmesi ve büyütmesi gerekiyor. Neden Zonguldak’ta TTK (Türkiye Taşkömürü Kurumu) var da burada yok?
Dicle Nehrinde çırılçıplak yüzen çocuklar! Gabar ve Cudi Dağını birbirinden ayıran Kasrik Boğazı’nı geçtikten sonra Dicle Nehriyle selamlaşıyoruz. Bu defa Cizre’ye kadar Dicle Nehri bana rehberlik yapıyor. Cizre nüfus ve ekonomik olarak bağlı bulunduğu Şırnak’tan daha gelişmiş bir ilçe. Sadece köylerden değil Şırnak merkezden bile göç alıyor. Hava sıcaklığı çok yüksek olduğundan dolayı tarım pek yapılmıyor. Geçim kaynağı sınır ticareti ve hayvancılıktır. İlçenin çok eski bir tarihi var. Nuh peygamber ve oğulları tarafından tufandan sonra kurulduğu söylenen Cizre’nin bilinen tarihi M.Ö. 4.000 yılına kadar dayanıyor. İslamiyet’in Cizre’ye girmesi ile birlikte şehre yarımada anlamına gelen Cezire adı verilmiş, Cumhuriyet döneminde ise küçük bir düzeltmeyle Cizre olarak değiştirilmiş. Önceleri Mardin iline bağlı bir ilçe iken 1990 yılında Şırnak iline bağlanmış. Cizre’de doktorluk yapan lise arkadaşım Adem Boztepe’de üç gün kalıyorum. Gündüz o sağlık ocağında çalışırken ben de ilçeyi gezip tanımaya çalışıyorum. Dicle nehrinde çırılçıplak yüzen çocukları izliyorum. Sokak aralarında evlerinin önünde oturmuş örgü ören kadınlar, kaldırımlarda sek sek oynayan çocuklar, seyyar satıcılar, Nuh Peygamber ve Mem u Zin…
Pek çok gezgin, tarihçi ve yorumcunun yapıtlarında Nuh’un Gemisi’nin Cudi dağı üzerinde durduğu yazılmaktadır. Nuh’un mezarının Cizre’de bulunması, Şırnak’a bir zamanlar Şehr-i Nuh denmesi, Cizre Surlarının gemi biçiminde olması da buna kanıt olarak gösterilmektedir.
Ölüm bile Beko’nun katı yüreğini yumuşatmamış! Mem u Zin ise Ahmed Hani'nin (Kürtçe:Ehmede Xani) 17. yüzyıl'da yazdığı ünlü bir destandır. Kürtçenin Kurmanci lehçesiyle yazılmıştır. Birbirine aşık olan ancak kavuşamayan iki gencin trajik öyküsünü anlatır. Bu hikâye milattan çok önceden bu yana halk arasında söylenen ve mitolojik nitelik kazanan bir destandır. Ahmed Hani bu destandan ilham alarak o hikayeyi kendi çağının yaşantısına göre somut bir kalıba dökmüş, çağdaş bir üslupla yazmıştır. Bu suretle hem destanı kaybolmaktan kurtarmış, hem de insanlığa ölmez bir eser armağan etmiştir.
Bu eserde Mem ve Zîn'in aşkı etrafında çağının yaşantısını, o zamanın sosyal, kültürel ve idari durumunu da güçlü bir maharetle tasvir etmiştir. İyiliği, doğruluğu, suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Mem ve Zîn'in şahsında toplayarak; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve ikiyüzlülüğü de Beko (Bekir) karakterinde somutlaştırarak gözler önüne sermiş. Mem ve Zîn’in mezarları bir bütün ve tek parça halindedir. Acı bir sıcaklık hissettirir bu durum. Küçük mezar taşları da bitişik şekilde… Mem’inkine oranla Zîn’in mezar taşı daha küçük ve yuvarlak. Mezar taşları, yan yana aşk sarhoşu iki sevgiliyi andırıyor. Ayakuçlarında başlayan bir başka mezar daha var. Aşklarına çalı dikeni olmuş Beko’nun mezarı. Çatık kaşları ve aşkı anlamayan gözleriyle sevgilileri gözetlemeye devam ediyor. Zîn’in vasiyeti dahi olsa Beko’nun mezarının burada, Mem u Zîn’in yanı başında oluşu, hüzün duygusunun öfke ile yer değişmesine sebep oluyor, “Ölüm bile Beko’nun katı yüreğini yumuşatmamış” dedirtiyor…
Cizre’de hayvan pazarı Nuh peygamberin burada yaşadığına inanılması ve Mem u Zin hikayesi ülkemiz topraklarının çok zengin bir kültüre sahip olduğunu gösteriyor... Cizre’den İdil’e giderken hayvan pazarına uğrayıp orada da fotoğraflar çekiyorum. Daha sonra önümdeki 3 km lik rampayı tırmanıp geri kalan düz yolda hızla pedal çevirerek Şırnak’ın İdil ilçesine varıyorum. İdil’de bir arkadaşım aracılığıyla iki yıl önce tanıştığım Hamit abi ve ailesiyle buluşuyoruz. Hamit abi iki gün önce beni aramış İdil’den geçerken ona uğrayıp bir çayını içmemi rica etmişti. Çay içmek için İdil’e gidiyorum ama Hamit abi ve ailesi beni bırakmamaya kararlılar. Onların yoğun ısrarıyla geceyi İdil’de geçiyorum. Ertesi gün de İdil’e bağlı ama Mardin Midyat’a daha yakın olan Öğündük köyüne gitmemi tavsiye ediyorlar.
Müslüman köyler arasında bir Süryani köyü
Öğündük, Şırnak'a bağlı üç Süryani köylerinden biri. Çevredeki Müslüman köylerin arasında bir Süryani köyünün varlığı ve orada sadece Süryanilerin yaşaması ilgimi çekiyor. Köye girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey çok bakımlı ve temiz olması. Pazar günü Hıristiyanların tatil günü olması nedeniyle de kimse çalışmıyor. Bir ağacın altında yatan koyunlar ve onların yanı başında ayaküstü sohbet eden iki köylüyü görünce bisikletimi onlara doğru sürüyorum. Köylüler beni gülümseyerek karşılıyorlar. Köylerini gezmek istediğimi söylediğimde telefonla Gabriel adında birini arayarak yanımıza çağırıyorlar. Gabriel köyde çobanlık yapan bir Süryani. Köyleri, kültürleri ve yaşam tarzları hakkında çok şey biliyor. Gabriel ile birlikte köyü geziyoruz. Evlerin tamamı taştan yapılmış. Köyün en kutsal yeri Mor Yakup kilisesinin 1600 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen hala yeniliğinden bir şey kaybetmemiş. Köyün ana geçim kaynağı üzüm ve hayvancılık.
Öğündüklüler için üzüm, 'ekmek parası' demek, yıllanacak şarap demek. Üzümden pestil, pekmez yaparak satıyorlar. Şarap, Öğündüklüler için kutsal. Yüzlerce yıldır bölgenin en iyi şaraplarını yapıyorlar. Gabriel bana; ‘’Keşke bir gün önce ya da bir gün sonra gelseydin. Pazar günü kimse çalışmadığı için pestil, pekmez ve köme yapımını görürdün’’ diyor. Biraz sonra yanımıza bisikletiyle bir çocuk gelerek Gabriel’e Süryanice bir şeyler söylüyor. Çocuk gittikten sonra Gabriel; ‘’Haydi, kilisede vaftiz töreni varmış çabuk yetişelim’’ diyor ve töreni kaçırmamak için alelacele kiliseye gidiyoruz. Vaftiz anını kaçırmamak için hiç vakit kaybetmeden fotoğraf çekmeye başlıyorum. Hristiyanlarda yeni doğan bebekler kırkıncı günlerine girdiklerinde kilisede törenle vaftiz edilirler. Çünkü dünyaya günahkar olarak gelindiğine inanılır. Bu nedenle vaftiz yapıldığında günahlarından arınır yeniden doğar. Vaftiz nedir, kimler tarafından yapılır, neden yapılır? Gibi bilgileri Belgesel Fotoğrafçısı Öznur Kılıç’ın bu linkteki çalışmasından öğrenebilirsiniz. http://oznurk.blogspot.com/2010/12/yunanca-baptizo-dan-turkceye-cevrilen.html
Mor Gabriel Manastırı ve Midyat Kiliseden çıkarak Gabriel’in evine giderek öğle yemeğini yiyoruz. Daha sonra köyden ayrılıp dillerin ve dinlerin kenti olan Mardin’in Midyat ilçesine doğru yola devam ediyorum. İlçeye varmadan 23 Km önce Mor Gabriel Manastırı’nı (Deyrulumur) ziyaret ediyorum. Bu manastır, Süryanilerin en önemli dini merkeslerinden biridir. İçinde 70 kişi yaşıyor fakat yaşam alanları ziyaret edilemiyor. Sadece ibadet alanları, mezarlık ve avluların gezilmesine izin veriliyor. Manastırda yaşayan gençler gelen misafirlere rehberlik yapıp tarihini anlatıyorlar. Manastırdaki bir mezar odasında 12 bin azizin yattığını duyunca çok şaşırıyorum. Sanırım çok derin bir kuyunun içine üst üste gömüldüklerinden dolayı bu kadar kişiyi alabiliyormuş. Bir de yerde küçük bir mezar dikkatimi çekiyor. Bu mezarda ise manastırın kurucusu Mor Gabriel yatıyormuş. Mor Gabrieli diğerlerine göre biraz daha farklı gömülmüş. Alçak gönüllü olmasından dolayı mezarının diğer mezarlara oranla daha alçakta yapılmasını istemiş. Ayrıca kendisi ayakta gömülmüş. Bunun nedeni İsa Mesih geldiğinde onu ayakta karşılayabilmek içinmiş. Manasırın büyüleyici atmosferini üzerimden kolay kolay atamıyorum...
Akşam karanlığında nihayet Midyat’a varıyorum. Burada dayımlar ve amcamlar olduğu için dört gün kalıyorum. Tabii bu zaman zarfında hem dinlenip hem de Midyat’ı rahatlıkla gezme fırsatı buluyorum. Midyat, yüzyıllarca bir çok uygarlığa beşiklik etmiş, farklı dinlere ve dillere mensup insanların (Kürt, Süryani, Arap, Yezidi) kardeşçe yaşadığı tarihi bir yer. Zengin bir mimari doku içinden yükselen çan kuleleri ve cami minareleri sanki farklılıkların birlikteliğini çağrıştırıyor. Müslüman, Hristiyan ve Yezidilerin yoğunlukta yaşadığı ilçede son yıllarda ciddi oranlarda Avrupa’ya göçler yaşanmış. Özellikle Yezidilerin fazla göç vermesi inançlarından dolayı eskisi kadar rahat olamadıklarından kaynaklandığı söyleniyor... Midyat sokaklarında gezerken tarihin içinde kaybolup uzun bir zaman yolculuğuna çıkıyorum… Not: Yolculuğumdaki kısa ve güncel notları: http://twitter.com/hasansoylemez ve http://www.facebook.com/hasansoylemezz adreslerinden takip edebilirsiniz.
|


































